Osmanlılarda Kimlik Bilincinin Gelişimi

Bu içeriğimizde Osmanlılarda kimlik bilincinin değişim süreci ve bu süreçte Osmanlı kimlik anlayışının değişiminde kimlerin katkıları olduğunu inceledik. Keyifli okumalar…

Osmanlı, devletin adıydı:

Ekseri İslam devletleri gibi devlet hanedanının adıyla anılıyordu. Bazı ahvalde hanedan ve aşiret aynı adı taşırdı, devlete bu ad verilirdi. Ama Osmanlı uzun yüzyıllar boyunca yönetilen teba ve Kayılar­’dan olmayan Türkmenler nezdinde Kayı boyunun ve dar anlamda yönetici­nin adı da oldu. Osmanlı kendisi de; mesela “Karamanlı” derken, hanedanı ve devleti kastetti. Ahali için Osmanlı yöneticiydi. Karamanlı gibi rakip bey­likler için rakip devletti. Bunun dışında bireye ve dar gruba inen bir Osman­lı kimliği söz konusu değildi.

Modern Osmanlı kimliği iki yapı tarafından şekillendirilmiştir; a) Osmanlı seçkinleri b) Osmanlı millet sistemi. Birinci grup yapısal olarak kendi dini kompartımanlarına bu sistemi ve kimliği ka­bul ettirirken bizzat millet laik eğitim ve laik örgütlenme ile bu kimliği be­nimsemeye meyletti. İlginç bir tezat ise aynı örgütlenme laik ulusçuluğa da hizmet etti.

Bu basit bir gelişme değildir. Çoğu tarihçimiz 19. yüzyılı, ulus­çuluk ve azınlık ulusçuluğu çağı diye betimler; oysa modernist gelişmeler esnasında bu ulusal kompartmanlarda dar ulusçuluk kadar, sözünü ettiği­miz tarzdaki Osmanlılık da gelişmişti. Dahası bu dar kompartımanlarda di­ni damga nedeniyle etnik özellik bastırılıyordu.

Tanzimat yönetimi,

Bilinçli olarak Müslü­man unsurun (ki bu büyük ölçüde Türkçe konuşan Müslüman unsur de­mekti) devlet işlerinde yetiştirilmesi, Batı dillerini ve modem bilimi öğren­mesi için de bazı adımlar attı. Böylece; bir yandan Osmanlılık bilinci ile her din ve dilden bir seçkin tabakanın yetiştirildiği, öbür yandan gelecekteki Türk ulusçuluğunun temellerinin de bu bürokrasi tarafından atıldığı görülü­yordu. 19. yüzyıl bu kültürel ve ideolojik kutuplaşmanın yüzyılıdır ve ulus­çuluk kadar kozmopolit Osmanlılığın da etnik dini gruplar arasında etki gösterdiğini söylemek gerekir.

Osmanlı seçkini,

Bu gelişmeler sonunda bürokraside kozmopolit bir kadro oluşturduğu gibi, bilim ve sanat hayatında da özellikle matbuatta bu yapıyı sonuna kadar korumuştur. İki dilli Osmanlı seçkinlerine hayatın her alanında rastlamak mümkündü. 1854’te Topkapı civarında doğan fakir bir Ermeni genci, aldığı bursla Mekteb-i Sultani’de okumuştu.

Geleceğin Erme­ni patriği Ohannes Arşanmi’dir bu kişi. 5 Mekteb-i Sultani, Tıbbiye gibi eği­tim kurumlarının kadrolarında, Bulgar, Rum, Ermeni, Arnavut, Maruni gençlerine her zaman rastlanıyordu. Özellikle Hamidiye devrinde Arap vila­yetlerindeki gençlere verilen bu eğitim imkanıyla Araplar arasında da Os­manlı patriyotizminin yayılması amaçlanmıştır.

Kuşkusuz Osmanlıcılık sağlam tarih şuuruna dayanan bir ulusçuluk değildi: O pragmatik ve belli bir coğrafyadaki geleneklere dayanan yurtseverlik ideolojisiydi. Osmanlılığa mensup bu kozmopolit elitin ortak bir Osmanlı tarihi şuuruna mensup olduğunu gösteren ciddi etütlere ve böyle bir şuura dayanan bir tarih yorumuna rastlamak güçtür.

Emperyal milliyetçiliğin sa­dece bizde değil, Avusturya-Macaristan’da bile en zayıf tarafı buydu. İdari, siyasi, iktisadi yönden Osmanlı birliğinin devamını zaruri gören Butrus el Bustani, Rıfat Tahtavi, Abdurrahman Kawakebi gibi Arap aydınlarının tarih yorumlan tamamen anti-Türk ve ırkçılığa dayanan bir Arap ulusçuluğuydu.

II. Meşrutiyet

Osmanlı vatanseverliğinin adını koyarak tarih sahnesine çıktı. Ama kaçınılmaz olaylar imparatorluğu parçaladı ve ulusçu­lukların döneminde Osmanlı seçkinleri sahneden çekildiler. Bu ortamda Türk ulusçuluğunu “en geciken ulusçuluktur” gibi değerlendirmek, henüz siyasal edebiyat ve hatta siyasal örgütlenme tarihimiz yeterince aydınlanmadığından, pek hazırcı bir hüküm olur. Ancak son devir Türk aydınının Os­manlı yurtseverliğini ister istemez sürüklemek zorunda olduğu da bir ger­çekti.

Türklük,

İmparatorluk varoldukça doğumu zaruret nedeniyle ve ihtiyat­la geciktirilmiş bir kimlikti. Yıkım anında ise derhal patladı. Kozmopolit bir “Osmanlı” eliti vardı; yeni dünyanın şartlarında derhal “Türk” oldular. Müs­lümanlığıyla yetinen bir halk vardı; 1293 Harbi ve Balkan Harbi’nin faciaları ve Birinci Büyük Savaş’ın ateşinde onlar da zamanla “Türk” kimliğinin gerekli olduğunu anladı.

İlber Ortaylı, Osmanlı Kimliği, Cogito 19. Sayı Osmanlılar, 1999, İstanbul