Thebai ve Hegemonyası Hakkında

Thebai, Hellen coğrafyasında, bilhassa Leuctra Muharebesi’ndeki zaferinin ardından, dominant bir kent devleti olmuş ancak bu vaziyet çok uzun sürmemişti. Bulunduğu Boiotia bölgesindeki diğer kent devletleriyle birleşmek suretiyle bir hegemonya kurmuştu. İşte bu yazıda Thebai’nin hegemonyasını mümkün olduğunca anlatmaya çalışacağım ancak bir önceki yazımda [1] hegemonyanın en büyük müsebbiplerinden olan Leuctra Muharebesi’ni sebep ve sonuçlarıyla izah etmiş olduğumdan ötürü bu hegemonyanın nasıl başladığının üzerinde çok durmayıp ağırlıklı olarak gelişme ve sonuç kısmını yazmaya uğraşacağım.

Thebai’nin Boiotia’daki diğer kent devletleriyle birleşmeyi istemesine dair.

Sparta ile Thebai’nin arasındaki gerilimin en büyük sebeplerinden biri Thebai’nin, Boiotia’daki diğer kent devleriyle birleşmesi hususunda doğan nünakaşaydı (elbette Sparta Orta Yunanistan’da güçlü bir devletin varlığından hoşnut olmazdı). Antialkidas Barışı’nda Thebaililer bilindiği üzere Boiotia adına imza atmak istemişti ancak bu talep reddedilince Thebai barıştan ayrılmıştı. Bu talebin reddedilmesinin bir sebebi şu idi: …Yemin etmiş olan kentlerle birlikte Thebaililer de imzalarını koymuş olmalarına rağmen, Thebaili elçiler ertesi gün geri dönüp Thebaililerin yerine Boiotialıların yemin etmiş olduğunun yazılmasını istediler. Fakat Agesilaos [2] önce edilen yeminlerin ve atılan imzaların hiçbirini değiştirmeyeceğini söyledi… (Ksenophon, 1999, s. 179-180).

Görüldüğü üzerine Thebaili elçiler ve siyasetçiler amatörlük yapıp antlaşmanın usulünü değiştirmeye kalkmışlar. Dolayısıyla Sparta’nın coğrafya üzerindeki egemenliğine henüz kimsenin baş kaldırmak istememesi durumuna ilaveten Thebai’nin aslında bu davası uğruna yanında müttefik bulamaması da bu haksızlıktan/amatörlükten kaynaklı olmuş olabilir.

Leuctra Muharebesi’nin ardından Sparta bahsi geçen bölgeden çekilmeye başlayınca Thebai, burada hakimiyet boşluğunu kendi lehine doldurmaya başladı, Sparta’nın Pelopennesos Birliği dağılmaya başlayınca da Boiotia bölgesinden Pelopennesos’a ve Tesselia’ya kadar askeri sevkiyat yapabildi. Bu paragraftaki konuları şimdi daha detaylı olarak bir sonraki başlık altında anlatmaya çalışacağım. Ancak Tesselia seferinden ziyade Pelopennesos’taki olaylarla daha çok ilgilenmeyi müsait buldum.




Thebai ve hegemonyasına dair.

Thebai, Boiotia’daki siyasi birliği kurmasının ardından bu federasyona katılmaya hevesli (Mansel, 2014, s. 407) Arkadialıların Sparta’ya karşı başlattığı isyana destek olmak için, Peloponnesos’a Epimeinondas komutasındaki bir orduyla sefere çıktı. Bu sefer neticesinde Thebai, Lakonia’yı işgal edebilimişti ki artık Atina bu hegemonyaya karşı Sparta ile birlikte hareket etmeye başladı. Epaminondas, Atina ile bilhassa donanma hususunda rekabet edebilmek için Persler ile görüşmek adına MÖ 367 yılında bir elçisini Susa’ya göndermişti (Mansel, 2014, s. 407). MÖ. 364 yılında ise Boiotia’da rekabet edebilecek potansiyele sahip olan Orkhomenos’un işgal edilmesiyle [3] de Thebai, bölgedeki tek hakim güç konumuna gelmişti (Freeman, 2018, s. 290). Ardından Spartalıları aynen Leuctra’da uyguladığı taktikle iki defa daha yendi.

Thebai’nin hegemonyası esnasında Boiotia’dan farklı olarak Tesselia’da ve Arkadia’da da bir birlik kurulmuştu. Bu birlikler ise sadece siyasi değil, askeri baskıyla da kontrol ediliyordu. Thebai’nin bu baskıya borçlu olduğu ordusunun göz bebekleri şüphesiz Hieros Lokhos ya da Kutsal Takım idi. Hieros Lokhos’a mensup olan hoplitlerin sıradışı bir özelliği vardı; bu hoplitler eşcinsellerdi ve ordu içerisinde sevgili olanlar iki kişilik gruplara ayrılıyorlardı. Thebaili komutanlar tarafından kasten ikili olarak ayrılmasının nedeni; bu hoplitlerin savaş esnasında birbirlerini geride bırakmamaları için duygusal bir motivasyonun da etkili olacağı anlayışıydı. Aslında bu durumun işe yaradığını söyleyebiliriz. Ne de olsa bu adamlar Leuctra’da yenilmez olarak düşünülen Spartalıları hezimete uğratan ordunun içindeydiler ve Thebai’nin en eğitimli ve güvenilir adamlarıydılar. Sparta taraftarı olarak bilinen Ksenophon bile Thebai’nin ordusuna olan hayranlığını şu şekilde açıklıyor:

…(Epaminondas) ordusunu ne gece ne gündüz hiçbir yorgunluktan yılmayacak, hiçbir tehlike karşısında gerilemeyecek, erzak sıkıntısı çekildiği zamanlarda dahi disiplini bozmayacak şekilde yetiştirmiş olmasını ben hayranlıkla karşılanmaya değer buluyorum… (Ksenophon, 1999, s. 235).

Arkadia Birliği’ndeki bazı ayrışmaların yaşanmasından dolayı Atinalılar ve Spartalılar, Arkadia’yı yanlarına çekmeye çalıştılar.

Arkadialılar, Akhaialıların ve Elislilerin birlikten ayrılıp Atina ile ittifak yapmasının ardından Epaminondas bu durumu düzeltecek tek şeyin savaş olduğuna karar vererek (Ksenophon, 1999, s. 235) Peloponnesos’a yürüdü. Yine de Thebai ordusunun bünyesinde Arkadialılar da vardı ancak bunların paralı asker olması muhtemeldir. Bu sefer ise Thebai’nin hegemonyasını bitirecek olan Mantineia Muharebesi’nin vuku bulmasına neden oldu.

Mantineia Muharebesi ve Epaminondas’ın ölümü hakkında.

Atina ve müttefikleri ile Thebai ve müttefikleri arasındaki savaş, orduların Mantineia’da karşılaşmasıyla başladı. Başvurduklarım/ulaştıklarım modern tarihçilerin bazı yayımlarından bu konu hakkında fazla bir bilgi bulamadım. Dolayısıyla bu muharebeyi anlatmak için sadece Ksenophon’dan yararlandım. Ben de bahsi geçen tarihçiden aynen alıntı yapıyorum:

…Nitekim, muharebeye hazırlanmaları için askerlerine son kez emir verdiği zaman, emir ondan diye, herkes canla başla işe koyuldu: Süvariler miğferlerinin parlatıyor, Arkadialı hoplitler, sanki birer Thebaili imiş gibi, silahlarını gürz resimleri ile süslüyor [4], bütün askerler mızraklarını ve hançerlerini biliyor ve zırhlarını pırıl pırıl ediyorlardı.

Bu şekilde hazırlanan kuvvetlerini harekete geçirdikten sonra başvurduğu taktik de dikkate değer. Önce, akla uygun olarak, ordusuna muharebe düzeni aldırdı; anlaşılan böyle yapmakla muharebeye hazırlandığı kanısını uyandırmak istiyordu. Fakat ordu onun emrettiği düzeni alınca, en kısa yoldan düşmanın üzerine yürümeye kalktı; tersine batı tarafındaki Tegea’nın karşısına düşen dağlara doğru yürüdü; düşmanlar onun o gün muharebe etmeyeceği duygusuna kapıldılar.

Gerçekten de dağın yamacına sokulunca, piyadelerini yaydıktan sonra, onlara tepelerin eteğinde silah bıraktırdı:

sanki ordugah kuracaktı. Bu şekilde hareket etmekle, düşmanın yüreğindeki ve saflarındaki muharebe hazırlığını geniş ölçüde gevşetti. Kol halinde ilerleyen bölüklerine yön değiştirerek cephe hizasına getirip, başında bulunduğu vurucu gücü takviye eder etmezi askerlerine silah aldırıp harekete geçti; birlikler peşinden yürüdü. Düşman bu hiç beklemediği saldırı karşısında soğukkanlılığını koruyamadı; kimi saftaki yerini almaya koşuyor, kimi diziliyor, kimi atına gem vuruyor, kimi zırhını kuşanıyordu; ama hiçbiri girişimi ele almayı düşünmüyor, herkes kendini korumaya hazırlanıyordu. 

Epaminondas vurucu birliklerini, burun verip giden bir trier gibi ilerletiyordu. (Cümlede geçen trier kelimesinin ne anlama geldiğini öğrenemedim. Ancak Oxford Antikçağ Sözlüğü’nde trieres adında sivri pruvalı bir gemi türünün olduğunu öğrenebildim. Dolayısıyla trier kelimesini, trieres sözcüğü ile olan benzerliğinden yola çıkarak, gemi olduğunu varsayıyorum. Burun verip gitme deyimi de yanılmıyorsam denizcilikle ilgili olup geminin pruvasıyla bir yere toslaması/hücum etmesi olabilir. Dolayısıyla bu cümleyi pruvasıyla toslayan/hücum eden bir gemi olarak okuyabiliriz.) Saldırdığı noktada düşman hattını yararsa, karşısında bulunan bütün kuvvetleri yok edebileceğini umuyordu. Bu nedenle güçlü kanadı ile muharebeye girişmeye hazırlanıyor, zayıf kanadı ile uzakta tutuyordu; çünkü bir yenilginin kendi ordusunun cesaretini kıracağını, düşmana ise güç vereceğini biliyordu [5]. Karşılarına düşmanlar süvarilerini hoplit safları gibi altı kişilik bir derinlik üzerine dizmişler ve yayalarla desteklememişlerdi.

Oysa Epaminondas süvari birliklerinden de bir vurucu güç oluşturmuş ve piyadelerle desteklemişti [6]: Süvari düşman hattını yararsa, karşısında bulacağı bütün kuvvetleri yok edeceğinden emindi; gerçekten, bir cephede kaçanlar oldu mu, o cephede düşmana karşı koymayı sürdürmeyi isteyecek asker bulmak güçtür. Ayrıca, Atinalıların sol kanattan komşu birliklerin yardımına yetişmelerini önlemek için, karşılarındaki tepelere süvari ve hoplit birlikleri yerleştirdi; böylece Atinalılar müttefiklerine yardım etmeye kalkarsa, bu kuvvetlerin arkadan yapacakları saldırıya uğramaktan korkacaklardı. İşte taarruzu bu şekilde düzenledi; umutları da boşa çıkmadı; nitekim saldırdığı noktada kazanınca karşı duran bütün düşman kuvvetleri bozguna uğradı. 

Ancak o (Epaminondas) öldükten sonra öbürleri zaferden doğru dürüst yararlanmasını bilemediler;

karşılarına çıkan af halindeki piyadeler bozguna uğramış kaçıyorlardı, ama hoplitler onların hiçbirini öldürmediler ve saldırdıkları noktadan ileriye gitmediler. Düşman süvarisi de kaçıyordu, ama süvariler kovalamaya girişmediler ve, süvari olsun, hoplit olsun, tek düşman öldürmediler; Thebaili birlikler, yenilen sanki kendileri imiş gibi, kaçan düşman saflarının arasından kendilerine telaşla yol açtılar. Bu arada süvarilerin zaferine katılmış olan destekleyici piyadelerle peltastlar kazanan taraf olarak sol kanadın üstüne vardılar, fakat içlerinden pek çoğu orada Atinalıların darbeleri altında can verdiler… (Ksenophon, 1999, s. 235-236).

Bu anlatılardan yola çıkarsak şunu söyleyebiliriz: Epaminondas’ın ölümünün ardından Thebaililer zaferden adeta vazgeçmişler gibi. Ancak bu olaylardan sonra iki taraf da muharebeden galip geldiğini iddia etmişti ve zafer anıtları dikmişlerdi (Ksenophon, 1999, s. 236) ancak iki taraf da savaşın sonucunda ne toprak kazanabilmiş ne de fazladan bir kent zapt edebilmişlerdi. Benim yorumum ise Atina ve müttefiklerinin muharebeyi kazandığıdır zira Epaminondas öldürülmüş ve Thebai’nin kurduğu tüm siyasi ve askeri birlikler dağılmaya başlamıştı.




Thebai’nin hegemonyasının ortadan kalkmasına dair.

Bu hegemonyanın, tek bir muharebe üzerinde kurulduğu için, elbette çok kalıcı olması beklenemezdi ve yine tek bir muharebeyle dağılabileceği öngörülebilirdi. Yine de yaklaşık yirmi beş yıl boyunca (Tekin, 2016, s. 121) bölgede baskın kalmayı başardılar. Epaminondas şüphesiz Leuctra zaferinin mimarı olmasından mütevellit Thebai hegemonyasının da banisi idi. Üstelik yaptığı birçok faaliyetten de Yunanistan’ı tek bir devlet altında birleştirmeyi amaçladığı anlaşılıyordu (Mansel, 2014, s. 407). Ancak bunu yapması için ne Atina gibi parlak bir geçmişi ve yüksek bir kültürü, ne de Sparta gibi eski bir askeri geleneği (Mansel, 2014, s. 407) vardı. Bahsedildiği gibi, birtakım çabalara rağmen Atina’nınki ile rekabet edebilecek donanmaları da yoktu.

Dolayısıyla bu hegemonya tek bir şahsın ömrüyle sınırlı kalmıştı. Ayrıca oldukça yıkıcı olmuştu (Mansel, 2014, s. 407) kısaca Thebaililer, Sparta’nın hakimiyetini kırmanın verdiği bir kibirle hareket etmişlerdi.

Atina ve Sparta ittifakı ile Thebai ve müttefiklerinin arasındaki mücadelelerle geçen (Diakov ve Kovalev, 2017, s. 370) [7] hegemonyanın bitmesiyle birlikte Yunan anakarası daha büyük bir kaosa sürüklenecekti çünkü coğrafyada hiç etkin bir güç kalmamıştı. Bu kaosun sonucu ise yaklaşık otuz yıl sonra II. Philippos ve Büyük İskender idaresindeki Makedonların Hellas’ı zapt etmesine vesile olacaktı. Modern tarihçilerin çoğu bu hegemonyanın bitmesinin ardından oluşan ortamı Ksenophon’un trajik bir şekilde anlattığı konusunda hemfikirdir. Dolayısıyla ben de Ksenophon’un Hellenica‘yı bitirirken yazdığı bu ortam hakkındaki düşüncelerini aynen aktarıyorum:

…Yunanistan eskisinden daha büyük bir başarısızlık ve perişanlık içine düştü… (Ksenophon, 1999, s. 237). [8]


İçeriğimizi beğendiniz mi? Çalışmalarımızı geliştirmemize katkıda bulunmak istiyorsanız bağışçımız olabilirsiniz.


Dipnotlar

[1] Sparta ve Thebai’nin husumetleri, Antialkidas Barışı ve Leuctra Muharebesi gibi hususlar aslında bu yazının konusu dahilindedir. Ancak bahsi geçen yazıda bunları anlattığımdan dolayı tekrar yazmaya lüzum görmedim.

[2] Spartalı bir komutan.

[3] Thebaililer bahsi geçen kenti zapt ettiklerinde kadınları ve çocukları köle olarak satıp erkeklerin de tamamını öldürmüşlerdir. Bu durum da Thebai’nin egemenlik adı altında zaman zaman teröre başvurduğu/başvurabileceği manasını taşır.

[4] Gürz, Thebai’nin koruyucusu olduğu inanılan Herakles’in simgeler (Ksenophon, 1999, s. 235, çevirmen notu).

[5] Bu anlatılardan yola çıktığımızda Epaminondas’ın bu muharebede de eğik muharebe formasyonunda savaştığını görürüz.

[6] Süvarileri destekleyen piyade birliklerinden Thukydides söz eder. Thebai ordusuna özgü gibi görünen bu destekleyici piyade birliği IV. yüzyılda Atinalılar tarafından da benimsenmiştir (Kseophon, 1999, s. 236, çevirmen notu).

[7] Bu hegemonya süreci esnasında Arkadia’nın da Thebai’den bağımsız olarak birçok faaliyette bulunduğunu da yorumlayabiliriz.

[8] Thebai’nin hegemonyası hakkında en geniş bilgileri Ksenophon’un Hellenica adlı eserinin VI. ve VII. kitaplarında ulaşıyoruz.

Kaynakça

Ksenophon. (1999). Yunan Tarihi. (Suat Sinanoğlu, Çev.) Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Diakov, V. ve Kovalev, S. (2017). İlkçağ Tarihi (Cilt: 1) (Özdemir İnce, Çev.). İstanbul: Yordam Kitap.

Freeman, C. (2018). Mısır, Yunan ve Roma. (Suat Kemal Angı, Çev.) Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

Mansel, A. M. (2014). Ege ve Yunan Tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Sekunda, N. (2010). Antik Yunan Savaşçıları. (Mete Aksan, Çev.) İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Tekin, O. (2016). Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş. İstanbul: İletişim Yayınları.

Necip Ümit Oral
97 senesinin Haziranında Gaziantep'te doğdu. İlkokul eğitimini Ankara'da, lise eğitimini Antalya'da bitirmesinin ardından Marmara Üniversitesi'nde tarih öğrenimi görmeye hak kazandı. Hala bahsi geçen üniversitede lisans programını devam ettirmektedir. Genelde Eski Çağ tarihine, özel olarak da Hellenistik Döneme ilgilidir. 2016 Eylülünden itibaren Tarih-i Kadim kurumunda yazarlık yapmaktadır.