[Röportaj] Çağatay Yegen – Tarihçilik ve Tarih Bölümü Üzerine

Akademik Tarih‘in kurucusu, Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde Cumhuriyet Tarihi Yüksek Lisans Öğrencisi Çağatay Yegen ile tarihçiliğe ve tarih bölümüne başlayacak öğrencilere verilebilecek tavsiyelere dair yazılı bir röportaj gerçekleştirdik. Katılımından ötürü kendilerine teşekkür eder, iyi okumalar dileriz.

1 – İsterseniz ilk olarak “tarih”in ne olduğundan bahsedelim. Tarih nedir?

Tarih, kelime olarak Arapça “ay bilgisi” yani “takvim bilgisi” demektir. Bilim olarak ise en kaba ve basit ifadeyle “geçmişi araştıran bilim” diyebiliriz. Fakat tarih ile geçmiş farklı şeyler. Geçmiş olmuş ve bitmiştir; geride kalmıştır. Bir daha yaşanması mümkün değildir. Tarih ise geçmişten kalan verilerle oluşturulan hayali bir gerçekliktir. Dolayısıyla tarihçiler geçmişi ancak “taklit” edebilirler. Geçmişi tüm çıplaklığıyla bilmek imkansızdır. Lakin geçmişi “tüm çıplaklığıyla” bilmeye de ihtiyaç yok zaten. Gerçeğe yakın, isabetli, verileri sağlam olan bir tarih yorumu yeterli olacaktır.

2 – Tarihi neden öğrenmeliyiz; tarihi bilmenin faydaları nedir?

Adımızı ve doğum tarihimizi neden bilmemiz gerekiyorsa, tarihi de aynı sebepten dolayı bilmemiz gerekiyor. Çünkü yaratılış itibarıyla kendimize bir kimlik oluşturmaya ve kendimizi konumlandırmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bazılarının iddiasının aksine bence tarih öğrenmek, entelektüel bir ödev değildir. İnsani bir ihtiyaçtır, öğrenilmesi zaruridir. Her toplum tarihini bilir; yanlış veya doğru ama temel bir bilgisi vardır.

Tarihi bilmenin, daha doğru bir ifadeyle tarihi iyi bir şekilde bilmenin ve idrak etmenin faydaları saymakla bitmez. Etrafımızda gördüğümüz her şey tarihsel bir sürecin ürünü. Adımızın, davranışlarımızın, eşyalarımızın, ülkemizin, dünyanın, evrenin her şeyin bir tarihi var. Dolayısıyla tarih demek; hayatın kendisi demek. Tarihi öğrenmek demek, hayatı öğrenmek demek. Tarihini iyi bilen bireylerin, toplumların istikballeri çok parlaktır. Halil İnalcık bir yazısında, “İngiltere’nin kudreti tarihine saygısından gelir.” demişti. Çok isabetli bir söz. Etrafınızdaki dünyayı anladığınız ölçüde, kudretiniz artar. Devletler, toplumlar ve hatta bireyler kudretli olmak istiyorlarsa, tarihi ve dolayısıyla hayatı iyi anlamak zorundalar.

3 – Lise talebeleri genelde tarih derslerinin sıkıcı olduğundan dem vururlar. Bunun sebebi biraz da liselerde okutulan tarih ders kitapları olsa gerek. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu soruyu biraz kendi tecrübelerimden yola çıkarak ele almak istiyorum. Lisenin ilk yıllarında tarihim zayıftı. Hatta yine sıkıcı bir tarih dersi sırasında kendi kendime “İleride her türlü mesleği yaparım ama asla tarih öğretmeni olmam,” dediğimi çok net hatırlıyorum. Kadere bakın ki tam da “asla” dediğim mesleği yapıyorum. Şuan ise yaptığım meslekten oldukça zevk alıyorum ve çok mutluyum. Benim öğrenci olduğum dönemde tarih ders kitapları vasat altıydı. En son lisede bir süre öğretmenlik yaptığımda hâlâ bir ilerleme kaydedilemediğini gördüm. Mesela Osmanlı’nın Batılılaşma süreci anlatılıyor. Lale Devri’nde Fransızlardan etkilenilmiştir diyor. Fakat bunun bir arka planı var. Yani siz Avusturya ile olan savaşları anlatmaz, dönemin temel siyasi bilgisini vermezseniz konu havada kalıyor. Osmanlılar bir sabah uyanmışlar ve Fransızlara özenmeye mi başlamışlar? Böyle kötü bir anlatım olur mu; olmamalı ama oluyor.

Bir de antlaşma maddeleri ezberletme geleneği var tabii. Dönemi çalışan tarihçiden başkasını ilgilendirmeyecek maddeleri lise talebelerine öğretmeye çalışıyorlar. Benim de “asla” dediğim mesleğe bakışımın değişmesini işte bu müfredata bağlı kalmayıp, kendi doğru bulduğu şekilde ders anlatan hocama borçluyum. Kendisi için riskli bir hareket olsa da o sınıftan ben dahil 3 tarihçi çıktı. Yanlış anlaşılmasın, öğretmenler müfredatı reddetsin demiyorum. Lakin müfredatta ciddi bir düzenleme gerektiği de gün gibi ortada. Kitaplar sıkıcı. Bir tarihçi olarak biz bile açıp okuyamıyorsak, okuduğumuzdan zevk almıyorsak; lise talebesi neden okusun veya o kitaba bağlı kalarak ders anlatan hocayı neden dinlesin? Kitap sıkıcı olursa, ders de sıkıcı olur. Bu kaçınılmaz bir netice.




4 – Malumunuz yakın bir zamanda üniversite tercihleri gerçekleşti. Tarih bölümleri kontenjanın üstünde bir alım yaptı. Birçok tarih mezunu iş imkanlarının darlığından yakınıyor. Fakat her geçen gün tarih mezunu sayısı da artmaya devam ediyor. Bu konu hakkındaki düşünceniz nedir?

Öncelikle insanların, üniversitelerin meslek edinme kursları olmadığını öğrenmesi gerekiyor. Üniversiteye bir alanda uzmanlaşmaya gidilir. İsteyen yüksek lisans, doktora ile bu uzmanlığını daha da ileri seviyelere çıkartır. Fakat üniversite size meslek garantisi vermez, sadece uzmanlık verir. Meslek garantisi verse, üniversite olmaz. Bu anlayış akademinin temel mantığına ters. Mesela bölüm içi muhabbetlerde tarih okuyanların çoğunun polis veya asker olmasından yakınılır. Halbuki bunda abes bir şey yok. İş imkanları genel olarak kısıtlı. Ülkenin ekonomik durumuyla alakalı bir durum. Tarih mezununa has bir imkan kısıtlığı olduğunu düşünmüyorum.

Kendini iyi yetiştiren bir tarihçi aslında birçok mesleği yapmaya yetkindir. Tarih öğretmenliği veya akademisyenlik yapabilir, devlet arşivlerinde çalışabilir, bir gazete veya dergide editörlük yapabilir, araştırmacı tarihçi olabilir vs. bunları artırabiliriz. Burada kendini “iyi yetiştirme” kısmında sorun olduğunu düşünüyorum. Ekonomi dolayısıyla iş kontenjanları o derece azalıyor ki kendini çok iyi yetiştirmemiş bir kişi otomatik olarak kontenjan dışı kalıyor. Bu tarihte de böyle, mühendislikte de böyle. Okuduğunuz bölümle alakalı değil, kişinin kendisiyle ve ülkenin ekonomik durumuyla alakalı bir durum.

5 – Tarih bölümü okumak isteyen öğrenciler, üniversite seçiminde nelere dikkat etmeli?

Akademik kadroya bakmakla başlayabilirler. Akadamik kadro, alacağınız eğitimin kalitesini belirleyen en önemli hususlardan biridir. Bilahare kampüsün fiziki yapısı, üniversitenin sunduğu imkanlar, üniversite kütüphanesi, kurumun vizyonu ve gelenekleri de üniversite tercihi sırasında göz önünde tutulmalı. Bunlar haricinde tabii taşra ve büyükşehir meselesi var. Büyükşehir bir tarihçinin yetişmesi için daha uygun oluyor. Her ne kadar çoğunlukla masa başı çalışsak da okuduğumuz kadar gezmeyi de bilmeliyiz. Mesela Topkapı’nın tarihini okursunuz, belgeselini izlersiniz ama gidip gördüğünüzde aldığınız deneyim ve bilgi birikimi farklı olur. Şehrin tarihi dokusu, şehir içi ulaşım, şehir ekonomisi, kültürel aktiviteler ve sosyal ortamlar kişisel gelişimde son derece mühim bir rol oynuyor.

6 – Taşradaki tarih bölümlerinin eğitim kalitesini nasıl buluyorsunuz?

Taşradan birçok akademisyen tarihçi ile tanışma fırsatı buldum ve çoğu oldukça entelektüel insanlardı. Taşrada akademik kadro kalitesinde bir sorun olduğunu veya büyükşehirlerle arasında bir uçurum olduğunu düşünmüyorum. Fakat şehrin ve üniversitenin sunduğu imkanlar taşrada kısıtlı oluyor ve bunlar öğrencinin aldığı eğitimin kalitesini ister-istemez düşürüyor. Ayrıca taşra üniversiteleri düşük puanlarla öğrenci alıyorlar. Dolayısıyla herkes okumak için gelmiyor. Bu da sınıflarda gayriciddi bir ortam oluşturuyor. Yani büyükşehire göre eğitim kalitesinin düşük olduğu aşikar. Fakat bu olumsuzluklara rağmen kişi yine de kendini belli bir seviyeye getirebilir ve geliştirebilir. Taşrada her okuyan kalitesiz eğitim alır, gibi bir genellemeye gitmeyi doğru bulmuyorum. Günün sonunda her şey kişinin kendisinde bitiyor. Kısıtlı imkanlar iyi değerlendirilirse, iyi işler yapılabilir.

7 – Bölüme yeni giren tarihçi adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Bölümdeki ilk yılımda bir hocamdan aldığım çok değerli bir tavsiyeyi burada aktaracağım. Eğer bölümde ilerleme amacı güdüyor ve iyi bir tarihçi olmak istiyorsanız, kütüphaneniz çok iyi olmalı. Hocam, tarihçiyi bir askere benzetirdi. Askerin cephanesi, bizim kütüphanemiz; silahı, kitaplarımız derdi. Bu sebeple eğer iyi bir kütüphaneleri yoksa, şimdiden oluşturmaya başlasınlar. Bunun dışında dil öğrenmeye çok fazla vakitleri olacak. Lisans yılları zamanın en bol olduğu, öğrencinin en rahat olduğu yıllar. O kadar boş zaman var ki 4 seneye 2-3 dil sığdırılabilir. Dil bilmek meslekte büyük avantaj sağlar. 4 sene büyük bir zaman dilimi gibi gelebilir ama çok çabuk geçiyor. Bu fırsatı kaçırmamaları gerekir. Bir de tabii bol bol kitap okumalarını, ders notlarıyla sınırlı kalmamalarını, hocalarının bilgilerinden olabildiğince faydalanmalarını öneririm.

Bir alanda uzmanlaşmalarını şiddetle tavsiye ederim. Eski Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağ, Cumhuriyet Tarihi vs. kendilerine şimdiden bir alan belirleyebilirler. Son olarak, kaliteli bir tarihçi olmanın yolu, diğer bilimlere hakim olmaktan geçiyor. Üniversitelerin müfredatına göre değişmekle birlikte, tarih bölümlerinde genellikle coğrafya, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, filoloji gibi bilimler okutulmuyor. Buradaki boşluğu öğrenci kendisi doldurmalı. Belki sosyoloji, psikoloji bilmezse vasat bir tarihçi olur ama coğrafya bilmezse tarihçi olamaz. Tarih, coğrafya ile yapılır.




8 – Yüksek lisans yapacaklara veya yapmayı planlayanlara neler önerirsiniz?

Yüksek lisansa girebilmek için diploma puanının yani okul ortalamasının belli bir standartta olması gerekiyor. İnternette en az 4 üzeri 3 olması lazım gibi birtakım mesnetsiz bilgilere rastladım. Bunlar doğru değil. Tüm üniversitelerin başvuru şartlarını incelemedim ama çoğunun böyle olmadığını biliyorum. Sadece lisanstan direkt doktoraya başlamak isteyenlerde böyle bir şart aranıyor. Bunun haricinde ALES ve YDS/YÖKDİL gibi sınavlardan iyi puan alınması sizi diğer adaylar karşısında öne çıkaracaktır. Bazı okullar İngilizce şartı aramıyor, sadece ALES ve diploma puanı ile de girebiliyorsunuz. Başvuru sonrası kabul edildiyseniz, mülakat sınavları yapılabiliyor. Bunların bazıları yazılı, bazıları sözlü oluyor. Orada da sizin hangi alanda çalışacağınız, metot bilginiz, tarihe bakışınız incelenerek bir puanlama yapılıyor.

Bunlar teknik kısmı tabii. Bir de verebileceğim birtakım kişisel tavsiyeler var. Bence yüksek lisans ve sonrasını düşünen bir tarih talebesi, ilk iş olarak metot anlayışını geliştirmeli. Tarihe bakışını belli ön yargılardan, kabul edilmiş bilgilerden arındırmalı. Muhtemelen lisansta metot dersleri verilecektir ama bununla sınırlı kalınmamalı. Tarih metodolojisi, tarih felsefesi ile ilgili makaleler, kitaplar okunmalıdır diye düşünüyorum. Bir de az önce de bahsettiğim bir alanda uzmanlaşma meselesi var. Sevdikleri, çalışmaktan keyif aldıkları alanı, konuyu belirleyip kendilerini lisans sonrasına hazırlayabilirler.

9 – Toplumumuzda sayısalcı-sözelci tartışmaları mütemadiyen devam ediyor. Sayısal, sözelden hep daha yukarıda konumlandırılıyor. Tarih bölümünü seçmek isteyen gençlerin de karşısına bu tartışmalar çıkıyor ve onlarda olumsuz bir etki bırakıyor. Bir tarihçi, edebiyatçı, felsefeci; matematikçi, fizikçi, mühendise göre daha aşağıda görülüyor. Bunun sebebi nedir?

Öncelikle matematik dediğimiz nedir? Bence sözel, sayısal gibi tanımlar tamamen yüzeysel. Tarihçi de matematik yapar. İllaki birtakım formüllerle, rakamlarla uğraşması gerekmiyor. Tarihi bir olay yorumlanırken, birçok hesap yapılır. Muhtelif olaylar karşılaştırılır, coğrafya, sosyoloji, psikoloji, filoloji, antropoloji gibi bilimlerden yararlanılır, sebep-sonuç ilişkisi kurulur, dönemin siyasi, içtimai, iktisadi şartları göz önünde tutulur ve ortaya bir yorum çıkar. Bu matematik değildir de nedir? Belki adına “sözel mantık” diyebilirsiniz ama bence bu da eksik bir yorum olur. İnsan beyni sayısal, sözel gibi iki tanıma indirgenebilecek kadar basit bir mekanizma değil. Çok daha komplike. Örnek olarak bir mühendislik talebesini, yüksek lisans tarih dersine soksak, hiçbir şey anlamaz ve bocalar. Tıpkı bir tarih talebesini, mühendislik dersine soktuğumuzda olacağı gibi. Bilimleri karşılaştırmak ve birini diğerinden üstün tutmaya çalışmak cehalettir. Kaldı ki sosyal bilimler Batı’da, bilimin merkezi diyebileceğimiz yerlerde çok saygı görüyor. Bence bizim insanımızın kafasındaki bu yanlış algının asıl sebebi üniversitelerin puanlama ve kontenjan sistemiyle alakalı. Sözel bölümlere alımları %75 azaltın, puanları yükseltin, bu algı 3-5 senede değişir.

10 – Bir insan neden tarihçi olmalı, sizi tarihçi olmaya iten sebep veya sebepler neydi?

Tarihi bilmek ve anlamak, hayatı bilmek ve anlamak demek. Tarihçinin görevi de bunu en doğru biçimde anlatmaya çalışmaktır. Tarihçi toplumun meşalesidir, önünü ve arkasını aydınlatandır. Tarihçilik kutsal bir meslektir. Adeta bir toplum doktoru gibidir. Doğru tarihçiler, toplumu ileriye götürür ve yaşatır. Aynı şekilde tam tersi de mümkündür. Fakat bunun etkilerini hemen göremeyiz. Bazen yıllar, hatta yüzyıllar alır. Etkileri hemen görülmediği için de çoğu zaman gerekli önem atfedilmez. Bir insan ülkesine ve milletine karşı bir ödev hissiyle yaşıyorsa, bu sebeple tarihçi olabilir. Bir de işin kişisel tatmin boyutu var. Çevrenize, dünyaya çoğu kişiden farklı gözlerle bakıyorsunuz. Geçmişi bildiğiniz için bugünü anlıyor ve geleceğe dair tahmin yapabiliyorsunuz. Bu çok değerli bir şey. Beni tarihçi olmaya iten sebepler ise saydıklarımın toplamı diyebilirim. Bana göre tarihçilik dünyanın en saygın ve değerli mesleklerinden birisi.

Buğra Han Yerli
İstanbul’da dünyaya geldi. Tarih alanındaki çalışmalarının sadece eğitim hayatı ile sınırlı kalmasını istemediği için Ağustos 2015’te Tarih-i Kadim’i kurdu.