Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Dönemi

Bu yazımızda; kimi zaman Doğu Roma, kimi zaman Büyük Selçuklular, kimi zaman Ermeniler ile mücâdeleye girişerek, günümüze dek varlığını sürdürecek olan Türkiye Devleti’nin tohumlarını atan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın dönemini aktardık.

Süleyman Şah’ın Babası ve Dedesi

Selçuk Bey’in 11. yüzyılın ilk çeyreğinde vefat etmesi üzerine Arslan Yabgu idâreyi ele almış olsa da Selçuklular; Selçuk Bey’in vefatından sonra başlarına kimin geçeceği konusunda fikrî çatışmalar ve soğukluklar yaşamışlardır. Tuğrul ve Çağrı Beyler; babaları Mikâil, dedeleri Selçuk Bey’in en büyük evlâdı olduğu gerekçesiyle bu konuda kendilerini öne çıkarmaya çalışırken Arslan Bey ise Selçuk Bey’in hayatta olan en büyük evlâdı olması hasebiyle bu makâma kendisini lâyık görmüştür. Sonuç olarak Selçukluların büyük çoğunluğu, yaş ve tecrübe bakımından daha büyük ve olgunlaşmış olan Arslan Bey’i başlarına geçirmişler; Mûsâ Bey’in ve Yûsuf Yınal’ın da itaatlerini bildirmesiyle Arslan Bey, “Yabgu” unvanını almıştır. Tuğrul ve Çağrı Beyler ise görünürde Arslan Yabgu’ya bağlı olsalar da bu durumu kabullenmemişlerdir. Tuğrul ve Çağrı Beyler ile Arslan Yabgu arasındaki soğukluk, Selçukluların sonraki dönemlerine de yansıyacak ve ileride Büyük Selçuklu (Mikâiloğulları/Selçuklular) ile Türkiye Selçuklu (Arslanoğulları-Kutalmışoğulları/Yabgulular) çatışmasına dönüşecektir [1].

Arslan Yabgu önderliğindeki Oğuzların 1020 tarihinden itibâren Mâverâünnehir’de güçlenmeye başlaması, Karahanlılar ve Gazneliler tarafından tehdit olarak görülmeye başlamalarına sebep olmuştur.

Gazneli Mahmûd, 1025 tarihinde Selçukluların lideri olan Arslan Yabgu’yu kendisi ile görüşmeye dâvet etmiş ve hile yoluyla Arslan Yabgu’yu ve oğlu Kutalmış’ı yakalatarak Hindistan’da bulunan Kalincâr Kalesi’ne hapsettirmiştir [2]. Kutalmış, bir fırsatını bulup kaçmayı başardıktan sonra babası Arslan Yabgu’yu kurtarma konusunda başarısız olması üzerine amcası Mikail’in oğulları olan Tuğrul ve Çağrı Beylere katılmıştır [3].

Selçukluların kuruluşunda rol oynayan ve sonrasında batı yönündeki seferlerde önemli başarılar gösteren Kutalmış Bey, Tuğrul Bey’in 1063 tarihinde vefat etmesi üzerine Alp Arslan ile giriştiği taht mücadelesini kazanamayıp hayatını kaybetmiştir [4]. Savaştan sonra Kutalmış’ın kardeşi Resul Tegin ve oğlu Süleyman ile bazı kumandanları da Alp Arslan tarafından esir alınmıştır. Alp Arslan, esirlerin idamını istese de Vezir Nizâmü’l-Mülk’ün “hanedan soylu olanların idam edilmesinin uğursuzluk getireceğini’’ söylemesi üzerine bu cezadan vazgeçilmiştir. Hapis hayatı yaşayan Süleyman Şah ve kardeşleri, Sultân Alp Arslan’ın vefatı üzerine çıkan taht kavgalarından faydalanarak kaçmışlar ve yeniden Anadolu coğrafyasına geçmişlerdir.

Kutalmışoğulları’nın Tarih Sahnesine Çıkışı

Kutalmış’ın oğullarından kaynaklar ancak esaretten kaçtıktan 10 yıl sonra, yani 1073 yılından itibâren bahsetmeye başlamışlardır. Filistin’de bir Türkmen Beyliği kuran ve Uvak oğlu Atsız’ın beylerinden biri olan Şökli, Fâtımîler yönetimindeki Akka’yı fethedip kendi beyliğini kurmak istemiş ve bunun için birtakım girişimlerde bulunmuştu. Kendisi hanedan soylu değildi ve hanedan üyesi olduğu için Büyük Selçuklu yönetimiyle zıt olan Süleyman Şah’ın kardeşlerinden birine gönderdiği mektupta: “O’nun Selçuklulardan ve hanedan soyundan olduğunu, hanedan soylu olmadığı için de Atsız’a itaat etmek istemediklerini’’ dile getirmiştir. “Eğer kabul ederlerse hizmetlerine girip kendilerine tabî olmaktan şeref duyacaklarını’’ da eklemiştir. Ayrıca Mısır’dan da maddi yardım vaadini aldığını da belirtmiştir [5].

Dâvet niteliğindeki bu mektup ile birlikte Kutalmış’ın oğullarından biri Suriye’ye inmiş, Şökli ile birleşerek Taberiye’ye gidip Şiî olan Mısır halifesine itaatlerini ilan etmişlerdir. Tüm bunlar gerçekleşirken merkezden üç bin kişilik yardım alan Atsız; onları mağlup edip Şökli ve oğlunu öldürmüş, Kutalmış’ın oğulları Alp İlig ve kardeşi Devlet ile Süleyman Şah’ın amcası Resul Tegin’in oğlunu esir almıştır. Bu sırada Süleyman Şah da Mirdâsî emîri Mahmud’un ölümü üzerine Halep’i muhâsara altına aldı. Mahmud’un ölümüyle yerine geçen oğlu Nasr ise “bulunduğu yerde Sultân’ın temsilcisi olduğunu, bu nedenle de muhâsarayı kaldırması gerektiğini’’ söylemiş ve bununla beraber aslında Süleyman Şah’a bir miktar mal vererek uzaklaşmasını sağlamıştır.

Öte yandan Kutalmış’ın oğullarını esir eden Atsız, durumu Melikşah’a bildirmiştir.

Süleyman Şah ise kardeşlerinin esir edildiğini öğrenince güneydeki Selimiye’ye gelerek karargâh kurmuştur. Orada, Atsız’dan kardeşlerinin bırakılmasını istemişse de Atsız; durumun kendinden çıktığını, Melikşah’tan gelecek olan emri beklediğini söylemiştir. Atsız, emir doğrultusunda Kutalmış’ın oğullarını Bağdad’da bulunan Ay Tegin’e göndermiş ve Ay Tegin de bu esirleri Büyük Selçukluların merkezi olan İsfahan’a göndermek sûretiyle Sultân’a teslim etmiştir.

Alp Arslan’ın ölümüyle Melikşah, daha çok iç karışıklıklar ve Türkistan ile ilgilenirken Süleyman Şah, Anadolu’da daha etkin faaliyetlere girişme imkânı bulmuş ve o sırada devamlılık gösteren Anadolu’ya yapılan Türkmen göçleri ile gücünü daha da arttırmıştır. Bu sûretle Süleyman Şah, Halep’in ardından Antakya’yı da muhâsara altına almıştır. Antakya vâlisi Isaakios Komnenos ile antlaşma yapmış ve Antakya ile Antakya halkını yapılacak olan akınlardan korumak karşılığında 20.000 dinarlık haraca bağlamıştır. Atsız’a gelen üç bin kişilik Türkmen yardımı haberini alınca tekrar Halep civârına geçip orada onlara saldırmış ve mallarını yağmalayarak Antakya civârına geri dönmüştür. Ardından daha önce diğer Türkmenlerin de harekatta bulunduğu Marmara’ya doğru fetihlere başlamıştır.

Süleyman Şah ve Bizans

Süleyman Şah’ın batı ile ilgilendiği sıralarda Bizans’ta taht kavgaları çıkmış, taht vârislerinden biri olan Anadolu ordusu komutanı Nikephoros Botaniates, Alp Arslan’dan kaçıp Bizans’a sığınan Erbasgan’ı [6] da yanına alarak tahtı ele geçirmek üzere yola koyulmuştur. Türkmen saldırılarından sakınmak amacı ile gündüz dinlenip gece yol aldıysa da Sakarya civârına geldiğinde Türkmenlerin kendi etrafını sarması tehlikesine karşı Erbasgan’ı müttefik olarak Süleyman Şah’a göndermiş; taht kavgasında kendisine destek olmasını istemiş ve büyük olasılıkla karşılığını da göreceğini bildirmiştir. Süleyman Şah da bunun üzerine iki bin kişilik bir orduyu Erbasgan’ın emrine vererek Botaniates’e yardım etmesi amacıyla yola çıkarmıştır [7]. 1078 tarihinde Botaniates tahtı ele geçirmiş ve Üsküdar’daki bir karargâhı da Türkmenlere vermiştir. Böylece hem Anadolu’daki Türkmenlerden gelecek saldırıların önüne geçebilecek hem de batıdan gelen tahtın diğer vârisi Bryennios komutasındaki Bulgar ve Peçenek savaşçılarına karşı bu Türkmenleri kullanabilecekti.

Süleyman Şah’ın Anadolu’daki bu faaliyetlerine engel olmak isteyen Melikşah, 1078 yılında Emir Porsuk idâresinde bir orduyu Süleyman Şah’ın üzerine gönderdi.

Bunun haberini alan Süleyman Şah, Bizans’taki yardım kuvvetlerini geri istedi ve kendi takviyesinin de bulunduğu orduyu, Porsuk’un üzerine yolladı. Çıkan savaşta iki taraftan da büyük kayıplar oldu ve Süleyman Şah’ın abisi Mansur orada vefat ederken Emir Porsuk, elinde kalan kuvvetler ile geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun neticesi olarak da Süleyman Şah, Anadolu’daki gücünü Melikşah’a göstermiş ve bağımsızlığını korumuş oldu.

Bunlarla birlikte Bizans’ın sürekli devam eden taht kavgaları Süleyman Şah’a yeni fırsatlar çıkarmaya devam ediyordu. Nikephoros Melissenos, Botaniates’in hükümdârlığını kabul etmedi ve Süleyman Şah’tan toprak karşılığı yardım talebinde bulundu. Süleyman Şah, ona ordu verip İstanbul’a göndermiş olmasına rağmen hepsinden erken davranan Aleksios Komnenos, 1081 yılında Bizans tahtını ele geçirdi. Türkler, yeni imparatora da saldırmaya devam ediyordu ve boğazın karşısını tamamen ele geçirmiş hâldeydiler. Yeni imparator Aleksios Komnenos, gece baskını yapmış olmasına rağmen Türkleri uzaklaştıramayınca bir antlaşmaya varmak zorunda kaldı.

Süleyman Şah ile Aleksios Komnenos arasında Drakon Çayı Antlaşması yapıldı ve yapılan bu antlaşmaya göre; Türkiye Selçuklu Devleti ile Bizans, Drakon Çayı’nı sınır olarak belirlemişti. Bu antlaşma ile Drakon Çayı’nın doğusu Türklerin, batısı ise Bizans’ın idi. Ayrıca Bizans, yıllık olarak vergi vermekle de yükümlüydü ve Süleyman Şah, ilk kez burada “Sultân” unvanını kullanmıştı [8].

Türkler, Doğu Roma’nın iç meselelerine karışarak hem siyasî güçlerini kanıtlıyorlar hem de bu sayede topraklarını genişletebiliyorlardı.

Hukûken olmasa da fiilen Marmara’ya dek Türkmenlerin yer aldığı yerlerin, artık hukûkî olarak da Türkmenlerin olduğu kabul edilmişti. Bu süreçten itibâren, Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına kadar Türkmen yerleşimlerinin varlığından söz edebiliriz. Mevcut Türkmen varlığının yanı sıra, Süleyman Şah’ın bu başarı ve kazanımlarının haberleri doğuya, Türkistan’a ulaştıkça da o yörelerde bulunan Türkmenler, daha büyük göç dalgalarıyla Anadolu’ya hareket ediyor ve kendilerine yeni yurtlar ediniyorlardı. Süleyman Şah ise bu gelen Türkmen güçleriyle birlikte hem nüfûsunu hem de nüfûzunu arttırıyordu.

Bu durumdan yalnızca Türkmenler değil Bizanslı halk da memnuniyet duyuyordu.

Zira iç karışıklıkların getirdiği isyanlar, taht kavgaları ve savaşlar dolayısıyla ticarette ve tarımdaki aksamaların ortaya çıkardığı problemler, Bizanslı halkın tüm huzurunu kaçırmaktaydı. Fakat Süleyman Şah’ın idâresindeyken bu yerli halk, daha huzurlu bir hayat yaşayabiliyorlardı. Ayrıca Bizans’ın uyguladığı mezhep baskısı; Ermenileri, Süryanileri ve bazı Müslümanları, iyiden iyiye Süleyman Şah’ın idâresi altına girmeye zorluyordu. Çünkü Türkmenler, mezhep baskısı yapmadığı gibi İslâmlaştırma politikası da uygulamıyorlardı.

Aslında Süleyman Şah, zayıflamış ve gücünü iyice yitirmiş olan Bizans’a daha ağır darbeler vurabilir ve boğazda üstünlüğü ele geçirebilirdi. Fakat Süleyman Şah’ın öncelikli olarak Güneydoğuda hâlletmesi gereken önemli meseleler varken, arkasında çeşitli tehditler oluşturabilecek bir düşman bırakması, ne kadar doğru olabilirdi? İşte bu nedenle, Bizans ile bir antlaşma imzalamış ve Güneydoğu’ya yönelmiştir. Asıl hedef Güneydoğu idi. Çünkü Anadolu’nun güneyi ve Suriye dolayları; ticaret yollarının elde tutulması ve Türkmen göçlerinin kesintisizce devam etmesi açısından, can damarı özelliği taşıyordu.

Süleyman Şah Yeniden Güneydoğu’da

Süleyman Şah, yapılan Drakon Çayı Antlaşması’ndan bir yıl sonra (1082), Çukurova taraflarına doğru bir sefere çıkmış ve Tarsus’u fethetmiştir. 1082-1083 yıllarında Adana, Misin, Aynizerba’yı ve Kilikya çevresindeki birçok kale ve bölgeleri de egemenliği altına almıştır. İznik’te Nâib olarak bırakacağı Ebû’l-Kâsım’ın kardeşi Ebû’l-Gâzi’yi de Kapadokya’ya vâli olarak atamıştır. Ayrıca Süleyman Şah, Şiî olan kadı Ebû Talib İbn Ammar’dan fethettiği bölgeler için kadı ve hatip isteğinde de bulunmuştur. Böylece, Büyük Selçuklular ile siyâsî açıdan olduğu kadar dinî açıdan da aralarında büyük uçurumlar oluşmuş ve rekâbet ortamı daha da kızışmıştı.

Türkler karşısında Malatya-Antakya çizgisini korumakla görevlendirilmiş olan Ermeni Philaretos’un oğlu Barsam, babasının katı yönetiminden ve zulümlerinden bıkmış ve bu nedenle Süleyman Şah’a bir dâvet yollamıştır. Süleyman Şah, bu sefer için belirli tedbirler alma amacıyla öncelikle, İznik’e geri dönmüş ve birtakım idarî düzenlemelerde bulunarak Ebû’l-Kâsım’ı kendi yerine ‘’Nâib’’ olarak atamıştır. Ayrıca yapılacak büyük seferden dönene dek aldıkları yerlere vâliler atamış ve bu bölgeleri korumakla görevlendirmişti. Süleyman Şah; dayısı Gümüş Tegin Ahmed Gâzi’yi, Philaretos’a bağlı Gabriel’in elindeki Malatya’yı muhâsara altına alması için yollamış, komutanlarından Kara Tegin de Sinop’un fethi için yola koyulmuştu. Ardından Süleyman Şah yeniden güneye doğru, Antakya üzerlerine üç bin kişilik bir birlik ile hareket etti.

Bazı Türkmen beyleri de Süleyman Şah’a katılmışlardı.

Mengücik oğlu İbn Mincâk ile üç yüz süvârisi ve 1079 yılında Büyük Selçuklu komutanı Tutuş’tan kaçan Arslan Taş da Süleyman Şah ile birlikteydi. Gizlilik açısından gece hareket edip, gündüz bekleyen Süleyman Şah’ın da başında bulunduğu birlikler, Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos’un kızı ve tarihçi olan Anna Komnena’ya göre; 12 günde Antakya’ya varmışlardı. Birtakım süvâri ve piyâdeleri de Kilikya sahilinden gemilere bindirerek, Âsi Nehri’nin Akdeniz’e döküldüğü noktadan Antakya surları önüne çıkarttı. Süleyman Şah ise gece surların önüne gelmişti ve içeri giren Türk askerlerinin kapıyı açması sûretiyle üç yüz kişi ile şehre girmişti.

Sabah Türk askerlerinin bağırışları ile uyanan halk ne olduğunu anlayamamışken, Süleyman Şah’ın geldiğini ve Türk askerlerinin, karşılık vermeyen halka dokunmadığını gördüklerinde; bu şaşkın halkın neredeyse tamamı, sessizce evlerine geri girmişlerdir. Askerler ise hemen iç kaleye sığınmışlar ve kaleyi burada savunmaya başlamışlardır. Aralık 1084 tarihinde şehir fethedilmiş ve bir müddet sonra, 1085 tarihinde iç kaledeki askerler; erzak ve su sıkıntısı çekmeye başladıklarında, Türklerin teslim olup aman dileyene zarar vermediklerini gördüklerinde, kaleyi teslim etmişlerdir [9].

Süleyman Şah’ın, yerli halkın dinine dokunmadığı ve inançlarında özgür kıldığı, ona bağlı Türklerin de yerli halka zulmetmedikleri, tam aksine iyi davrandıkları da kaynaklar tarafından özellikle belirtilmektedir. Zaten Süleyman Şah askerlerine, yerli halkın evlerine girilmemesini ve asla kötü davranılmamasını emretmişti. Öncelikle; şehri yeniden îmâr ettirdi ve şehrin büyük kilisesi olan Kasiyan kilisesini, -Ortaçağ’ın en normal hamlelerinden biri olarak- camiye çevirdi. Çok uzun yıllar önce Müslümanların elinden çıkmış olan Antakya, tekrar Müslümanların eline geçti ve kılınacak ilk Cuma namazı için de Suriye’den birçok kişi buraya geldi. Ayrıca 110 tane de müezzin gelmiş ve tekbirler getirilip ezanlar okunarak, bu fetih yüceltilmiş ve kutlanmıştır.

Yukarıda belirttiğimiz bu olaylar yaşanırken Philaretos, Süleyman Şah’a karşı Melikşah’tan yardım istemiştir.

Lâkin Urfa’ya döndüğünde olanlardan haberdâr olunca tamamen geri çekilmiş ve bir zaman sonra da ölmüştür. Önceleri Philaretos ile antlaşmalı olan ve Antakya’dan yıllık cizye alan Müslim bin Kureyş; şimdi bu bedeli, Süleyman Şah’ın ödemesini istedi. Süleyman Şah ise bir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’a asla cizye bedeli ödeyemeyeceğini belirtip bunu reddedince, aralarında bir gerginlik oluştu. Bunun üzerine Müslim bin Kureyş’in, Antakya civârını yağmalatması; Süleyman Şah ile Müslim bin Kureyş arasında gerçekleşecek olan savaşı kaçınılmaz kıldı. Müslim bin Kureyş’in ordusu Antakya’ya, Süleyman Şah’ın ordusu ise Halep’e doğru yola çıktılar ve iki ordu Afrin Çayı üzerinde bulunan Kurzahil adlı bölgede karşı karşıya geldi.

İki ordu savaşa tutuştuğunda Müslim bin Kureyş’in, Süleyman Şah’a karşı savaşması için anlaştığı Çubuk Bey ve emrindeki Türkmenler, savaşın en kızıştığı noktada taraf değiştirerek Süleyman Şah’ın saflarına geçtiler. Zaten moral olarak bayağı düşüşte olan Arap birlikleri, bu taraf değişiminden sonra dağılmaya başlamıştır. Müslim bin Kureyş, emrindeki 400 kişilik Halep muhâfızları ile hâlâ direniyordu. Fakat kendisini takip eden Türkmen birliklerinin mızrak darbeleri ile ölmüştür. Savaşı kazanan Süleyman Şah, savaşta hayatını kaybeden Müslim bin Kureyş’in naaşını da Halep kapısına defnetmiştir.

Bu kazanımlardan sonra Süleyman Şah, Halep’i muhâsara altına aldı.

Bu muhâsarayla birlikte Büyük Selçuklu ile araları iyice kızışmış ve yapılacak hamleler daha büyük riskler taşımaya başlamıştı. Çünkü Süleyman Şah her ilerleyişinde, hem Büyük Selçuklulara hem de meydana gelecek olan büyük savaşa daha da yaklaşıyordu. Halep muhâsara edilirken yöneticisi Şerif Ebû Hasan; bir yandan Süleyman Şah’ı oyalamaya çalışıyorken, öte yandan da Melikşah ve Şam meliki olan Tutuş’a mektup göndererek, ya şehri bizzat gelmeleriyle kendilerine teslim etmeyi ya da gönderecekleri ordu ile Süleyman Şah’a karşı korumalarını ve onun ordusunu uzaklaştırmalarını teklif ediyordu.

Bu haberi alması üzerine Süleyman Şah, Halep’i bırakıp, Müslim bin Kureyş’in ordusundan arta kalanları kovalamak üzere yola koyuldu. Kovalamaca devam ederken Süleyman Şah; Ma’arra, Kefertâb, ve Şayzar gibi şehirleri de teslim almış ve buralara vâliler tayin etmiştir. Kınnisrin şehrini de alıp îmâr ettikten sonra, buradaki Müslim’in dul eşi Menîa ile evlendi. Ardından, tekrar Halep’i muhâsara altına almak için yola çıkarken, Tutuş da Şam’dan yola koyuldu. Süleyman Şah, şehri yeniden kuşatınca şehir halkından: ‘’Ancak Tutuş ile yapacakları savaştan sonra şehri teslim edebiliriz’’ yanıtını aldı.

Süleyman Şah’ın Ölümü

Büyük Selçukluların komutanlarından olan Eksük oğlu Artuk, büyük bir Türkmen ordusuna komutanlık ediyordu ve Şam’a giderek Tutuş’un emrine girmişti. Tutuş ise bundan memnuniyet duyarak Kudüs’ü, Artuk’a iktâ olarak vermiştir. Tutuş ve Artuk’un, Süleyman Şah’a karşı bir araya gelmeleri, gerçekten de savaşın seyrinde bir değişim sağlayacaktı. Zira karşılarında Anadolu coğrafyasının hükümdârı Süleyman Şah ve emrinde de Çubuk gibi güçlü beyler bulunuyordu.

Tutuş ve Artuk’un birleşerek kendi üzerine geldiği haberini alan Süleyman Şah, derhâl muhâsarayı kaldırdı ve hemen harekete geçti. Halep’e yakın bir bölge olan Ayn Saylam adlı bölgede iki ordu karşı karşıya geldi. Savaş çok kanlı geçiyor ve iki taraf da yenilmemek için büyük gayretler gösteriyordu. Müslim bin Kureyş’e verdiği savaşta Süleyman Şah’ın tarafına geçen Çubuk, bu sefer de Tutuş’un tarafına geçmişti. Bu taraf değişimiyle birlikte ordusunun denge, kontrol ve gayretini iyice yitirmiş olan Süleyman Şah; bir rivâyete göre intihâr etmiş, diğer bir rivâyete göre de savaş meydanında hayatını kaybetmiştir (Haziran 1086) [10].

Savaşın ardından Tutuş, Süleyman Şah’ın naaşı başında ağlayarak aralarındaki bu aile kavgasından yakınmış ve ölü bedenini bizzat kendisi kefenleyip, Halep kapısına defnetmiştir.

Bununla beraber de hanımı, iki oğlu ve veziri, Melikşah tarafından rehin alınmak sûretiyle İsfahan’da esaret hayatı yaşamışlardır. Oğlu Kılıç Arslan’ın esaretten kurtulup, tekrar devletin başına geçeceği tarih olan 1092 yılına dek devlet; Süleyman Şah’ın, kendi yerine Nâib olarak bıraktığı Ebû’l-Kâsım tarafından 6 yıllık süreç boyunca, tıpkı bir sultân gibi iktidar koltuğuna oturarak, yönetilmiştir. Süleyman Şah vefat ettiğinde kendi kurduğu devleti; Bizans’tan Halep’e dek 15 günlük, Sinop’tan Antakya’ya dek ise 30 günlük bir sınıra ulaşmıştı.

Süleyman Şah; bu devleti, büyük uğraşlar vererek, uğurunda amcazâdeleriyle bile savaşarak kurmuştur.

Bu coğrafyada kalıcı olabilmek adına, Anadolu içlerinde; doğu-batı, kuzey-güney olarak sürekli hareketlerde ve teşebbüslerde bulunması sonucu kurduğu bu devleti, kalıcı kılabilmek adına göç eden Türkmenlere; devlet nezdinde babalık etmiş ve neredeyse tamamını bu coğrafyanın belli bölgelerine yerleştirmiştir.

Dipnotlar

[1] Tuğrul-Çağrı Beyler ile Arslan Yabgu arasında başlayan ve sonraki süreçte de devam eden Selçuklular-Yabgulular çatışması hakkında detaylı bilgi için bkz: SOLMAZ, Sefer, Selçuklu Tarihini Derinden Etkileyen Bir Olay: Selçuklu-Yabgulu Mücadelesi, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 35, 2014, Sayfa 545-575.

[2] Arslan Yabgu’nun hapsedilmesi hakkında fikir edinmek için bkz: KÖYMEN, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi I. Cilt (Kuruluş Devri), TTK, Ankara, 2011, s. 78-88.

[3] YERLİ, Buğra Han: Horasan Arslanı: Çağrı Bey’in Hayatı, Tarih-i Kadim, Mart 2018 (http://www.tarihikadim.com/horasan-arslani-cagri-beyin-hayati / Son Görülme: 06.11.2018).

[4] SÜMER, Faruk, “Kutalmış”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kutalmis (28.02.2019); PİYADEOĞLU, Cihan, Sultan Alp Arslan: Fethin Babası, Kronik Kitap, İstanbul, 2018, s. 63-64.

[5] TURAN, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 78.

[6] PİYADEOĞLU, Cihan,  Sultan Alp Arslan: Fethin Babası, Kronik Kitap, İstanbul, 2018, s. 130-135; SEVİM, Ali, Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, TTK, Ankara, 2018, s. 12; AYÖNÜ, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, TTK, Ankara, 2018, s. 37-38; AYÖNÜ, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, TTK, Ankara, 2018, s. 68-69; TURAN, Osman: Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 50.

[7] SEVİM, Ali, Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, TTK, Ankara, 2018, s. 27-28; TURAN, Osman: Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 85; Türkiye Selçuklu Tarihi (Editör: Gülay Öğün Bezer), Anadolu Üniversitesi, s. 35.

[8] TURAN, Osman: Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 92-93.

[9] TURAN, Osman: Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 101.

[10] KÖYMEN, Mehmet Altay, SELÇUKLU DEVRİ TÜRK TARİHİ, TTK, Ankara, 2017, s. 113; TURAN, Osman, SELÇUKLULAR TARİHİ VE TÜRK-İSLÂM MEDENİYETİ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014, s. 284; SEVİM, Ali, Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, TTK, Ankara, 2018, s. 39-40

Bibliyografya

Türkiye Selçuklu Tarihi (Editör: Gülay Öğün Bezer), Anadolu Üniversitesi.

Büyük Selçuklu Tarihi (Editör: Gülay Öğün Bezer), Anadolu Üniversitesi.

AYÖNÜ, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, TTK, Ankara, 2018

BEZER, Gülay Öğün: Türkiye Selçukluları’nın Güneydoğu Siyaseti, Türklük Araştırmaları Dergisi, Eylül 2002.

KÖYMEN, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi I. Cilt (Kuruluş Devri), TTK, Ankara, 2011.

KÖYMEN, Mehmet Altay, SELÇUKLU DEVRİ TÜRK TARİHİ, TTK, Ankara, 2017.

MECİT, Songül: Anadolu Selçukluları (Bir Hanedanın Evrimi), İletişim Yayınları, İstanbul 2017.

MERÇİL, Erdoğan: Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Bilge Kültür Sanat Yayınevi, Mart 2015.

MERÇİL, Erdoğan & SEVİM, Ali: Selçuklu Devletleri Tarihi (Siyaset, Teşkilât ve Kültür), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1995.

PİYADEOĞLU, Cihan,  Sultan Alp Arslan: Fethin Babası, Kronik Kitap, İstanbul, 2018.

SEVİM, Ali, Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah, TTK, Ankara, 2018.

SEVİM, Ali: Süleyman Şah I, TDV İslâm Ansiklopedisi, 38. Cilt, Sayfa 103-105, 2010.

SOLMAZ, Sefer: Selçuklu Tarihini Derinden Etkileyen Bir Olay: Selçuklu-Yabgulu Mücadelesi, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 35, Sayfa 545-575, 2014.

SÜMER: Faruk: Anadolu Selçukluları, TDV İslâm Ansiklopedisi, 36. Cilt, Sayfa 380-384, 2009.

SÜMER, Faruk: Kutalmış, TDV İslâm Ansiklopedisi, 26. Cilt, Sayfa 480-481, 2002.

TURAN, Osman, SELÇUKLULAR TARİHİ VE TÜRK-İSLÂM MEDENİYETİ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014.

TURAN, Osman: Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014.

Göktürk Kaya
1996 tarihinde İstanbul'da doğdu. 2015 yılında Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü'nü kazandı, hâlâ burada eğitimine devam etmektedir. Temmuz 2016 tarihinden itibaren ise Tarih-i Kadim'de yazarlık yapmaktadır.