Connect with us

Delhi Türk Sultanlığı

Delhi Türk Sultanlığı: Kutbîler Dönemi

Delhi Türk Sultanlığı: Kutbîler Dönemi

Hindistan, Türk tarihi açısından önem arz eden ancak tarihi açıdan yeteri kadar üzerinde durulmayan bir bölgedir. Bu bölgede kurulmuş olan Delhi Türk Sultanlığı hakkındaki bilgilerimiz; Selçuklular, Osmanlılar ve sair Türk devlet, beylik ve topluluklarına nispeten daha kısıtlıdır. Bu yazımızda, Hindistan’da kurulmuş olan Delhi Türk Sultanlığı hakkındaki çalışmalarımızı sizlerle paylaşmayı amaç edindik.

Delhi Sultanlığı, 1206 yılında bir Türk komutanı olan Kutbeddin Aybeg tarafından, Hindistan’da bulunan Delhi merkez olmak üzere bağımsız bir devlet haline getirilmiştir.

1526 yılında Babür’ün buraya gelmesine kadar da farklı hanedanlar altında bağımsızlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu hanedanlar Kutbîler (1206–1266), Balabanlar (1266-1290), Halacîler (1290–1321), Tuğluklar (1321–1413), Seyyîdler (1414–1451) ve Lûdîler (1451–1526) olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Delhi’de kurulan bu sultanlığa geçmeden önce kuruluşa giden süreci kısa bir şekilde izah etmek yerinde olacaktır. Gazneliler, Hindistan üzerinde sık sık hakimiyet mücadelesi vermişlerdir. 1099 yılında ölen Gazneli Sultanı İbrahim, Hindistan üzerine seferler düzenlemiş, birçok kale ile beraber Gur bölgesini [1] de hakimiyeti altına almıştır. 40 yıllık saltanatından sonra yerine geçen oğlu III. Mesud da babası gibi Hindistan üzerine seferler yapmak suretiyle saltanat süresini meşgul etmiştir. III. Mesud’un ölümünden sonra Gazneliler’de onun oğulları arasında saltanat mücadeleleri baş göstermeye başlamıştır. [2]

Bu mücadelelerden Behram Şah galip çıkmayı başarmıştır. Tahta sahip olabilmek için 1097-1118 yılları arasında Selçukluların Horosan meliki olan ve daha sonraki süreçte Büyük Selçuklu sultanı olacak olan Sancar’dan yardım almıştır. [3] Behram Şah, bu destek karşılığında Sancar’a vergi ödemeyi kabul etmişti ancak anlaşması doğrultusunda adım atmayınca 1135 yılında sultan konumunda bulunan Sancar, ordusu ile beraber Gazne şehrine gelmiş, bunun üzerine Behram Şah Hindistan’a kaçmıştır. [4]  Sancar’ın Behram Şah’ı affetmesi, gergin ortamı rahatlatmış olsa da bölgede gittikçe güç kazanan Gurlular, Gazneliler’i olumsuz anlamda yıpratmaktaydı. Nihayet 1151 yılına gelindiğinde Gurlu tahtının sahibi Alâeddin Hüseyin, Gazne şehrine gelmiş ve bir intikam düşüncesiyle burayı yakıp yıkmıştır. [5]

Bu süreçten sonra Gazneli Devleti yıkılışa doğru sürüklenmiştir. Behram Şah bir süre mücadele etmiş fakat devletin tekrar ayağa kalkmasına imkan sağlayamamıştır.

Behram Şah’ın 1157 yılındaki ölümünden sonra yerine oğlu Hüsrev Şah geçmiştir. Hüsrev Şah tahta çıkmadan 4 yıl önce Büyük Selçuklu Sultanı Sancar, 1153 yılında Oğuzlar tarafından esir alınmıştı. [6] Gazneliler, Sancar’ın esir edilişinden sonra bölgede Gurlular’a karşı desteksiz kalmışlardır. Yaşanan bu hadise, Gurluların işine gelmiş ve Gazneliler’e ait toprakları bir bir ele geçirmeye başlamışlardır. Hüsrev Şah bu gelişmeler üzerine Gazne’yi terk etmiş ve Lahor’a yerleşmiştir. Bu süreçten sonra Gazneliler, yalnızca Hindistan topraklarında faaliyet göstermeye başlamışlardır. 1160 yılında Hüsrev Şah’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Hüsrev Melik de bir süre Gurluların baskıları arasında devleti yönetmeye çalışmıştır.

Baskılara daha fazla direnemeyen Hüsrev Melik, 1186 yılında bir hile neticesinde Gurlular’ın tuzağına düşürülerek esir edildi ve böylelikle Gazneli Devleti tarih sahnesinden çekilmiş oldu. [7]

Büyük Selçuklu Sultanı Sancar’ın esir edilişinden sonra ortaya çıkan otorite boşluğunda birçok Türk, Gur ordusuna dahil olmuştur. [8] Bu süreçte Gurluların başında Gıyâseddin Muhammed ve Muizzeddin Muhammed adlarında iki kardeş vardı. Gıyâseddin, Gur Devletinin asıl yöneticisi konumundaydı. Gazneli Devleti’nin ortadan kalkması ile beraber rahatça hareket etme fırsatı bulan Gurlular, Multan, Yukarı Sind ve Hindu krallıkları ile mücadeleye giriştiler. [9]

Gaznelilerden ele geçirdikleri Lahor’un stratejik konumu gereğince Hindistan’ın kuzeyinde önemli bir nüfuz kazandılar. Ecmir Hükümdarı Prithivi Raj ile yaptıkları çetin mücadelele sonrası Gurlular, hakimiyet alanlarını Sind’den Bengal Körfezi’ne kadar genişlettiler. 1192 yılında gerçekleşen ve Tarain Savaşı ile anılan bu süreç Delhi Türk Sultanlığı için de büyük önem arz etmektedir. Bu savaşta, ileride kurulacak olan Delhi Türk Sultanlığının kurucusu Kutbeddin Aybeg de Gurluların safında yer almaktaydı ve savaş neticesinde verdiği mücadele ile melik ünvanı alarak naipliğe yükseltilmiştir. [10] 

Tarain Savaşı’ndan sonra Muizzeddin, Aybeg’i Hindistan’da bırakarak geri dönmüştür. Bir yıl sonra 1193 yılında Aybeg, Delhi’yi ele geçirmiş ve burada valilik yapmaya başlamıştır. [11]

Gurluların mücadele sahası yalnızca bahsedilen bölgelerle sınırlı kalmamıştır. 1200 yılında Harzemşah Sultanı Alâeddin Tekiş ölünce Gurlular Harzemşahların üzerine yürüdüler ve Nişabur’u ele geçirdiler. Devamında Horosan’ın kontrolü de Gurlular’a geçti. [12] 1203 yılında Gıyâseddin öldüğünde Gur Devleti’nin sınırları, Horosan’a, Sicistan’a [13], Ceyhun’un güneyi ve Kuzey Hindistan’daki önemli bölgelere kadar uzanmaktaydı. [14]

Harzemşahlar Gurlular ile mücadeleden çekinmeyip Alâeddin Muhammed liderliğinde Semerkant Hanı ve Karahıtayların desteği sayesinde Gur Sultanı Muizzeddin’i geri çekilmek zorunda bırakmışlardır. Bu yenilgiden sonra Gur Devletinin Müslüman-Türk halkı arasındaki itibarı büyük bir zarar görmüştür. Yenilginin ardından Gazne’ye gelen Muizzeddin, Gazne ile Lahor arasındaki yolda egemenlik sağlamaya çalışan ve isyan girişiminde bulunan Hokarların üzerine yürüdü. 1206 yılında bu seferden başarıyla ayrılmış fakat dönüş yolunda çadırındayken bir suikast neticesinde öldürülmüştür.  [15] 

Muizzeddin Muhammed’in türbesi, Pakistan.

Sultan Muizzeddin’in öldürülmesi, bir dönüm noktasıydı çünkü onun ölümünden sonra Kutbeddin Aybeg bağımsızlığını ilan etmiş ve Delhi Türk Sultanlığı ortaya çıkmıştır.

Muizzeddin’in ölmeden evvel erkek çocuğu bulunmamaktaydı. Bu durumu ayıplayanlara: ‘’Öbür hükümdarların bir iki oğlu olabilir; benim binlerce oğlum vardır, benim Türk kullarım, onlar benim ülkelerimin mirasçısı olacaklar ve oralarda benim adıma hutbe okutturmaya devam edeceklerdir.’’ şeklinde bir cevap yöneltmiştir. [16]

Muizzeddin’in Aybeg’e ayrı bir ilgisi ve güveni bulunmaktaydı. Onun Türkistan’da doğmuş olması ve askeri yapıda güvenilir olan Kıpçak kabilelerine mensup olması Aybeg’e olan güvenin sebeplerinden gösterilmektedir. Ünlü gezgin İbn Battuta’nın aktardığı bilgilere göre devlet adamları, Aybeg’in Hindistan’da Sultan’a karşı isyan bayrağı çektiği yönündeki bir bilgiyi ve çeşitli dedikoduları yaymaya başladılar. Bu durum Muizzeddin’in kulağına gidince derhal Aybeg’in yanına gitmiş ve onu tahtının altına saklayıp, söylemleri ortaya atanları tek tek huzuruna kabul etmiş. Aybeg’in, Sultan’ın arkasından o sırada iş çevirdiği yönündeki ısrarlar artınca Muizzeddin, Aybeg’e seslenmiş ve Aybeg’in ortaya çıkışı ile tüm devlet adamları hayretler içerisinde af dilemeye başlamışlardır. Bu olaydan sonra Muizzeddin’in Aybeg’e olan güveni bir kez daha yerini bulmuş ve onu yeniden vali olarak görev yaptığı Delhi’ye göndermiştir. [17]

Muizzeddin’in ölümünden sonra bağımsızlığını ilan ettiğini belirttiğimiz Aybeg, Gazne’ye de hakim olmasını bilmiştir ancak burada eğlence hayatına kendini çok kaptırışı Gazne halkının çok dikkatini çekmiştir ve Aybeg’e karşı bir tavır almışlardır. Muizzeddin’in ölümünden sonra Gurlular adına faaliyet gösteren ve varislik peşinde koşan Muizzeddin’in asker kökenli emirlerinden Taceddün Yıldız’ın Gazne üzerinde planlar kurması, Aybeg’i, Delhi’ye çekilmek zorunda bırakmıştır.

Delhi’de Aybeg, halk tarafından çok sevilmiştir. Askerleri sıkı bir disiplin altına alması ve halka karşı cömert olması bu durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. [18]

Muizzeddin’in ölümünü takiben 10 yıllık bir süre zarfında Harzemşahlar, Gurlu Devleti’nin İndus Nehri’ne [19] kadarki topraklarını ele geçirmişlerdir. Kuzey Hindistan ise Aybeg’in hâkimiyetindeydi. [20] Aybeg’in sultanlığı sakin bir şekilde son bulmuştur. Onun temelleştirdiği bu devlet, 1526 yılına kadar varlığını sürdürecektir. Kutbeddin Aybeg, 1210 yılında Lahor’da Çavgan (Cirit) oynadığı bir sırada atından düşerek hayatını kaybetmiştir. [21] Kutbeddin Aybeg’in ölümünden sonra onun yerine oğlu Aram Şah sultan ilan edilmiş fakat kısa süre içinde onun sultanlık vasıflarına sahip olmadığını düşünen devlet adamları, Aybeg’in damadı, başyardımcısı ve ordu komutanı olan İltutmuş’u Delhi’ye davet ederek 1211 yılında sultan ilan ettiler.

Kutbeddin Aybeg’in ölümü.

Aram Şah, İltutmuş’a karşı direnç gösterse de başarılı olamamış ve öldürülmüştür. [22]

İltutmuş’un iktidar mücadelesi Aram Şah ile sınırlı kalmamıştır. Aybeg’in diğer bir damadı Kabaca, Multan ve denize kadarki Sind Bölgesini, Lahor ve Pencab’ın büyük kısımlarını ele geçirerek kendine ait bir devlet kurmuştu. Zamanında Aybeg ile de mücadeleye giren Gazne hakimi Taceddin Yıldız, Sind’e girerek buraları Kabaca’nın elinden aldı ve Delhi üzerine yürümeye başladı. Tarain bölgesinde meydana gelen savaşta İltutmuş, Yıldız’ı büyük bir yenilgiye uğratarak esir almış, 1215 yılında da öldürmüştür. [23] Yıldız’ın mağlup ettiği Kabaca, Yıldız’ın ölümünden sonra İltutmuş’a karşı girişimlerde bulunmaya başlamıştır. İltutmuş, onu kendisine vergi ödemek durumunda bırakmış fakat isyan ederek İltutmuş’un iktidarını ele geçirmek istemiştir. Bunu üzerine sefere çıkan İltutmuş onu Cenab Nehri yakınlarında bozguna uğratarak yeniden vergi ödemesi üzere serbest bırakmıştır. [24]

Sultan Aybeg’in yapımını başlattığı Sultan İltutmuş’un tamamladığı ”Kutub Minar” olarak bilinen yapı, Delhi.

İltutmuş, yaptığı seferler ile ülkede birliği sağlamıştı ki 1220 yılında Cengiz Han’ın istila hareketleri baş gösterdi. Moğolların istilasından kaçan Celaleddin Harzemşah ise sığınak olarak kendisine Delhi’yi seçmişti. İltutmuş’un kulağına bu haber gidince olası bir Cengiz istilasına maruz kalmamak için Celaleddin’i uzaklaştırmaya çalıştı. Celaleddin’e gönderdiği elçilik heyetiyle ona: ‘’Sizin gibi asil bir şehzadeye bu ülkenin iklimi yaramaz.’’ şeklinde bir mektup iletmiştir. Celaleddin’in kendi ülkesine sığınması durumunda onu takip eden Moğol kuvvetlerinin Delhi’ye gireceğini düşünen İltutmuş, elçilik heyetinin peşinden bir de ordu göndermiştir. Ortaya çıkan bu durum neticesinde Celaleddin, yönünü Delhi’den çevirmek durumunda kalmıştır.  [25]  Kutbeddin Aybeg’in ölümünden sonra İltutmuş’un Delhi’deki otoritesi hariç Sind, Lakhnauti ve Lahor olmak üzere üç farklı bölgede Kabaca, Halaçlar, Şemseddin ve Nâsireddin gibi kişilerin hakimiyet mücadeleleri başlamıştı. İltutmuş, yaptığı ayrı ayrı seferler ile buralarda adına hutbe okutmayı başarmıştır. [26]

İltutmuş ayrıca 18 Şubat 1229 yılında Abbasi Halifesi tarafından Hindistan’ın hakimi olarak tanınmıştır. Halife tarafından kendisine gönderilen hilat, onun otoritesini daha da güçlendirmiştir. [27]

1233 yılında Malva bölgesi üzerine bir sefer daha yapmıştır. Bu bölgede bulunan Belhissa şehri doksan dört buçuk metre yüksekliğe sahip puthane ile meşhurdu. Buraya gelen İltutmuş puthaneyi yıktırarak yerine cami yaptırmıştır. Başarılı geçen bu seferden sonra bu kez Multan üzerine gitmeyi kararlaştırmıştı ancak bir hastalığa yakalanmış, 1236 yılında ise vefat etmiştir. [28] İltutmuş 1232 yılında kendisinden sonra tahta geçmesi için kızı Raziye’yi veliaht ilan etmişti. Arkasında oğulları varken böyle bir karar vermesine karşı çıkan devlet adamlarına şöyle bir cevap vermiştir:

‘’Oğullarım gençlik eğlencelerine dalmışlardır, hiç birisinde ülkeyi idare edecek yetenek yoktur; ben öldükten sonra görülecektir ki oğullarımdan hiçbiri veliahtlığa kızım kadar yaraşmamaktadır.’’  [29] 

İltutmuş’un türbesi, Delhi.

İltutmuş’un bu kararına rağmen o öldükten sonra devlet adamları oy birliği ile onun oğullarından Rükneddin Fîrûz Şah’ı sultan ilan ettiler.

Rükneddin tahta geçince ilk iş olarak annesi Türkan Hatun ile beraber, diğer kardeşi Kutbeddin’i ortadan kaldırmıştır. [30] İltutmuş’un belirttiği gibi veliahtlığa aykırı hareketlerde bulunmaya başlayan Rükneddin, kendisini eğlenceye kaptırmıştı. Devlet, annesi Türkan Hatun’un kişisel istekleri doğrultusunda şekillenmekteydi. Bu durumdan rahatsız olan devlet adamları Raziye’nin etrafında toplanmaya başladılar. Bu kötü gidişata daha fazla dayanamayan halk ve devlet adamları bir isyan neticesinde Rükneddin’i ve annesi Türkan Hatun’u yakalamış, İltutmuş’un ölümünden 6 ay sonra Raziye’yi Sultan ilan etmişlerdir. [31]

Raziye Sultan’ın bir tasviri.

Raziye’nin Sultan olmasından sonra dinî bir isyan ortaya çıkar. Hanefi ve Şafi mezheplerine karşı görüşteki bir kitle Delhi’de bir camiye baskın yaparak birçok kişiyi kılıçtan geçirmişlerdir. Tarihe Nur-Türk İsyan’ı [32] olarak geçen bu durum büyük güçlükle şekilde bastırılmıştır. Sultan Raziye’nin saltanatı birçok isyan girişimine sahne olmuştur. Bu isyanların bir kısmı ileri düzeydeki devlet adamlarının destekleri ile ortaya çıkmıştı. Sultan Raziye’nin kişiliği icabı daha çok siyasi anlaşmalar ile neticeye bağlanmaya çalışılan isyanlar gerek desteksiz kalınması gerekse Sultan’ın yerinde hamleleri ile sonuçsuz bırakılmıştır. Çıkan isyanları bir bir bastıran Sultan Raziye’nin karşısına bu kez de Rentepur’daki Hintlilerin isyanı çıktı. Bu bölgede yaşayan Müslümanlar Hintliler tarafından hapsedilmişti. Hızla hareket eden Sultan Raziye’nin emrindeki Türk emirler bu isyanın bastırılmasına vesile olmuşlardır.

Delhi Türk Sultanlığı’ndaki önemli makamlara her zaman Türkler getirilmiştir.

Hatta İltutmuş’un bizzat kendisine ait ve devlette üst mevkiilerde boy gösteren kırk Türk’ten oluşan köleleri vardı. Bunlar kırklar veya Çehelgani olarak adlandırılmaktaydılar. [33] Sultan Raziye’nin Yakut adındaki bir Habeşî’yi o dönemde önemli bir makam olan emir-i ahırlığa getirmesi, devlet adamlarını sinirlendirmiş ve Teberhind Meliki Altunay önderliğinde isyana kalkışmışlardır. [34] Sultan Raziye Teberhind üzerine sefere çıkmıştı ki etrafındaki adamlardan bir kısmı Altunay’ın safına geçerek hem Sultan’ı hem de Yakut’u esir almışlardır.  Bu isyanın sebeplerinden biri de devlette hala bir kadının sultanlığından hoşnut olmayanların var olmasıdır. [35]

İsyan neticesinde Yakut öldürülmüş Sultan Raziye ise hapsedilmek üzere Altunay’ın sorumluluğuna bırakılmıştır. Bu sırada Delhi’de bulunan emirler İltutmuş’un oğullarından Muizzeddin Behram Şah’ı sultan ilan ettiler. Esir durumundayken Altunay ile evlenen Raziye, onu Behram Şah’ın üzerine ilerlemeye ikna etse de 1240 yılında başarısız oldukları bu sefer girişimi sonrası kaçarlarken Hindular tarafından yakalanılarak öldürülmüşlerdir. [36]

Behram Şah’ın saltanatı emirlerin kendi aralarındaki rekabetleri ile geçmiştir. İhtiyareddin Aytegin, Nizamülmülk Muhazzebeddin ve Bedriddin Sungur gibi emirlerin gerek Sultan ile gerekse birbirleri aralarında giriştikleri mücadelelerden yararlanan Moğollar, Hindistan üzerine ilerleyip ve Lahor’u ele geçirmişlerdir. 1241 yılında, Moğolların ele geçirdiği Lahor’a gitmek üzere bir ordu tertip edilmiş ve ordunun başına da Nizamülmülk Muhazzebeddin getirilmiştir.

Muhazzebeddin, Behram Şah ile sürekli mücadele halindeydi fakat her seferinde Behram Şah’ın güvenini kazanmayı bilmiştir.

Lahor üzerine giderlerken Muhazzebeddin, Sultan’a bir mektup göndererek ordudaki emirlerin rahat durmayacağını, onların öldürülmediği takdirde Sultan’ı ortadan kaldırmak için harekete geçeceklerini belirtir. Ayrıca emirlerin öldürülmesini isteyen bir ferman göndermesi durumunda kendisinin bu işi yapacağından bahseder. Behram Şah panikleyerek istenen fermanı hızlıca Muhazzebeddin’e gönderir. Muhazzebeddin, gelen fermanı ordudaki emirlere göstererek Sultan’ın onları öldürmek istediğini söyler. Lahor’a gitmekte olan ordu geri dönerek Delhi’ye gelir ve 1242 yılında Behram Şah’ı yakalayarak öldürürler. [37]

Behram Şah’ın ölümünden sonra emirlerden Balaban, kendini sultan ilan etmiştir fakat devlet adamları buna karşı çıkıp bir şehzadenin bu makama gelmesini söyleyerek Fîrûz Şah’ın oğlu Alaeddin Mesud’u tahta çıkarttılar. Bu süreçte Emir Muhazzebeddin, devlette hakim konuma gelmiş, istediği gibi davranmaya başlamıştı. Türk emirler Muhazzebeddin’in bu hareketlerinin devleti kötüye sürüklediğini farkederek onu yakalayarak öldürmüşlerdir. [38] Böylece hile ile Behram Şah’ın ölümüne sebep olan ve Alaeddin Mesud’un tahta geçmesinden sonra da başına buyruk hareket eden Muhazzebeddin ortadan kaldırılmış, rahat bir nefes alınmıştır.

Moğollar 1242’de Lakhnauti’ye girmiş fakat Sultan Mesud’un oraya gönderdiği askerler Moğolları püskürtmeyi bilmiştir. 1245 yılında yeniden harekete geçen Moğolları Sultan Mesud bir kez daha yenilgiye uğratmıştır. Bu yenilgiden sonra Moğollar, Hindistan’ı terk etmek zorunda kalmışlar ve Horosan’a çekilmişlerdir. [39] Başarılı bir şekilde son bulan Moğol tehlikesinden sonra Sultan Mesud, çevresindekilerin de etkisiyle birçok Türk emirini öldürtmüştür. Bu duruma daha fazla dayanamayan emirler, İltutmuş’un oğullarından Nasîreddin Mahmud Şah’a mektup göndererek onu tahtta davet etmişler ve 10 Haziran 1246 tarihinde Sultan Mesud’u yakalayarak öldürmüşlerdir. [40]

12 Haziran 1246’da Delhi’ye gelerek sultan ilan edilen Nasîreddin Mahmud Şah, esasında emirlerin isteklerine boyun eğecek biri olarak düşünüldüğü için davet edilmişti. Tahta geçtiğinde Moğollar, Lahor’a yeniden gelmişler ve burayı yağmalayıp geri dönmüşlerdir. Lahor’a gitmeye hava koşulları izin vermeyince Sultan Mahmud Şah, Panipet ve Hintlilerin elinde bulunan Talsan’ı fethederek Delhi’ye geri dönmüştür. [41]

1247 yılında, ilerleyen zamanlarda devletin gidişatına büyük etkisi olacak bir durum meydana gelmiştir.

Daha önce Behram Şah’ın ölümünden sonra kendisini sultan ilan eden ancak şehzade olmadığı için sultanlığı da kabul edilmeyen Balaban, kızını Sultan Mahmud Şah’a vermiş ve bir evlilik meydana gelmiştir. Bu evliliği fırsata dönüştüren Balaban, yavaş yavaş devletin kontrolünü kendi eline almaya başladı. Önemli makamlara tanıdıklarını yerleştirdi. Sultan tarafından Gıyaseddin Han, hacip ve naip gibi unvanlar aldı. [42]

Gıyaseddin Han Balaban, aynı zamanda Sultan İltutmuş’un Kırklar adı verilen adamları arasındaydı. Emirlerin birbirleri arasındaki rekabetinden çıkarak Sultan’ı kendisine damat yapmayı başardı. Hindistan’ı tamamen ele geçirebilmek için 1251 yılında seferlere başlayan Sultan Mahmud Şah,  Galyor, Çandari, Narvar, Kalincar ve Malva bölgelerinde faaliyette bulunmuş, buralardan büyük ganimet sağlamıştır. Hint asıllı İmadeddin Reyhan adındaki bir harem ağası ve onun etrafına topladığı devlet adamları, Uluğ Han Balaban’ın devletteki otoritesini yok etmek ve Sultan’ın gözünden düşürmek için girişimlere başladılar. Bu girişimlerden başarı sağladılar ve devlette söz sahibi olan Türkleri görevlerinden uzaklaştırdılar. [43] Bununla da yetinmeyen Reyhan, Uluğ Han Balaban’ın üzerine ordu göndermiş fakat Gıyaseddin Han bu tehlikeden kurtulmayı bilmiştir.

Reyhan’ın yürüttüğü katı siyaset halkı da rahatsız etmekteydi. Delhi’de bulunan Türk emirler[44] bir araya gelerek Sultan’dan Reyhan’ın görevden uzaklaşmasını istediler. Kendisinin yerine başka birinin sultanlığa getirilmesi için isyan çıkacağından korkan Sultan Mahmud Şah, Reyhan’ı görevden uzaklaştırıp 1254 yılında Uluğ Han Balaban’ı yeniden naipliğe getirmiştir. Gıyaseddin Han’ın yeniden göreve gelmesinden sonra her fırsatta Delhi Sultanlığının sınırlarına giren Moğollar üzerine yeni bir ordu gönderilmiş ancak 1258 yılında gerçekleşen bu sefer sonuçsuz kalmıştır.

Bitmek bilmeyen Moğol tehlikesine noktayı koymak için Delhi’ye gelen Moğol elçilerine güç gösterisi yapılmış ve elçiler aracılığı ile İlhanlı Sultanı Hülâgû’ya bir mesaj iletilmiştir.

Bu mesajda şu ibare yer almaktaydı; ‘’Şayet atlarınızdan birinin tek nalı Sultan Nasîreddin’in topraklarına basarsa, dört ayakları kesilecektir.’’  [45] Dönem itibari ile Memlûk Devleti ve kendi iç problemleri ile uğraştığını bildiğimiz Hülâgû Han, Delhi üzerine ayrı bir sefer gerçekleştirmemiştir.. [46] Sultan Mahmud Şah’ın son yılları hakkında elimizde yeterli kayıt bulunmamaktadır. Uluğ Han Balaban’ın kızından bir oğlu olduğunu ancak erken yaşta öldüğünü bildiğimiz Sultan Mahmud Şah 18 Şubat 1266 tarihinde ölmüştür. Sultan Mahmud Şah’ın ardından tahta geçebilecek çocuğunun bulunmayışı ve Uluğ Han Balaban’ın giriştiği faaliyetler Kutbîlerin sonunu getirmiştir.

Çevresindeki emirlerin de desteğini alarak tahta çıkmayı başaran Uluğ Han Balaban, dağılmakta olan ve sık sık isyanlara, emirlerin birbirleri arasındaki rekabetlerine sahne olan devleti, yirmi yıldan uzun süren saltanatında toparlamayı bilmiştir. Onun tahta çıkışı Delhi Türk Sultanlığı’nda yeni bir hanedanın yani Balabanların devrini başlatmış oldu.

15 Haziran 1995 tarihinde Trabzon'da dünyaya geldi. İlköğretim ve lise eğitimini yine aynı şehirde tamamladı. Şu anda Kastamonu Üniversitesi Tarih bölümünde 4. sınıf olarak lisans öğrenimine devam etmektedir. Yazılarını genel olarak Ortaçağ tarihi üzerine hazırlamaktadır. Özelde ise Selçuklular, Moğollar, Memlûkler ve Altın Orda konularına ilgi duymaktadır. Ağustos 2017 tarihinden itibaren Tarih-i Kadim'de yazarlık yapmaktadır.

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Bir yorum yazın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook

Editör Tavsiyesi

Yazarların Son Yazıları

Daha Fazla: Delhi Türk Sultanlığı