Connect with us

Moğollar

Anadolu’da Moğol Hakimiyeti: Kösedağ Savaşı ve Sonrası

Anadolu’da Moğol Hakimiyeti: Kösedağ Savaşı ve Sonrası

‘’Biz seni Han yapmak istiyoruz Temucin. Sen Han olursan, biz düşmanlara karşı öncü olarak yürürüz. Onların en güzel kadın ve kızlarını, saraylarını, devlet ve milletlerini, güzel bacaklı beygirlerini dört nala koşturarak sana getiririz…’[1]

Moğollar’ın tarihe isimlerini kalın harflerle yazdırmaları, bu sözlerden sonra Temucin’in, Cengiz Han ünvanı alarak Moğollar’ın başına geçmesi ile olmuştur. Moğollar, Çin’den Orta Asya’nın derinliklerine, buradan Hindistan’a, Karadeniz’in kuzeyine, Anadolu ve Avrupa’ya kadarki çok geniş bir sahada büyük etkiler bırakmışlardır.

Moğollar, Doğu Avrupa’da.

Tarihin seyrini çok defa değiştiren Moğollar’ın, 1243 yılından sonra Anadolu’da göstermiş oldukları faaliyetler, bu yazımızın temelini oluşturmuştur.

Moğollar, 13. yüzyılda Cengiz Han önderliğinde ilk defa büyük bir siyasi teşekkül meydana getirmişler, önlerine çıkan tüm güçleri bertaraf ederek hakimiyet kurmuşlardır. 1227 yılında Cengiz Han’ın ölümünden sonra, toprakları oğulları ve torunları arasında paylaştırılmıştır. Bu paylaşımlar Altın Orda, İlhanlı, Çağatay ve Kubilay hanlıkları olarak karşımıza çıkmaktadır. Anadolu’da bu süreçte; 1071 Malazgirt Zaferi sonrasında Süleyman Şah’ın İznik merkezli kurduğu, daha sonra Haçlı Seferleri ile merkezi Konya’ya taşınan Türkiye Selçuklu Devleti bulunmaktaydı.

1220 ile 1237 yılları arasında Türkiye Selçuklu Devleti’ne sultanlık yapmış olan I. Alâeddin Keykûbâd, akıllı siyaseti ile devleti iç ve dış tehlikelere karşı korumayı bilmiştir.

Ön Asya’da Moğollar’ın ezici bir üstünlükle çevresindeki devletleri ve toplulukları hakimiyetine aldığı bu süre zarfında Türkiye Selçuklu Devleti, kendini bu Moğol tehlikesinden yine I. Keykûbâd’ın iyi yönetimi ile koruyabilmiştir. [2]

Alâeddin Keykûbâd’ın ölümünden sonra yerine geçen II. Gıyâseddin Keyhüsrev, babasına göre çok daha dengesiz siyaset izlemekteydi. Yine de babasından arda kalan ülkede, hala kendisine karşı saygı gösterilmekte ve adına çevre emirliklerde hutbe okunmaktaydı. Prof. Dr. Osman Turan’ın ‘’Liyâkatsiz Sultan’’ olarak tanımladığı Keyhüsrev, önde gelen devlet adamlarını, çevresindeki baskılar neticesinde uzaklaştırmıştır. Bu hususta, Saadeddin Köpek’in onun üzerindeki baskısı son derece mühimdir. [3] Bu kişilerin devlet yönetiminden uzaklaştırılması, Keyhüsrev’i yalnızlaştırmış ve daha çok baskı altına sokmuştur. 1240 yılında ortaya çıkan Babaîler İsyanı, Keyhüsrev’in dengesiz siyasetinin açığa çıkmasına sebep olmuştur.

Daha evvelki güçlü yönetimler sebebiyle Anadolu’ya girmekte çekinen Moğollar, Babaîler İsyanı’nın bastırılmasında güçlük çekildiğini görmüşler ve artık Türkiye Selçuklu Devleti’nin eskisi gibi güçlü olmadığına kanaat getirmişlerdir.

Moğollar’ın Anadolu için hazırlık yaptığı bu süreçte Keyhüsrev, Moğollar’a karşı ortak hareket edebileceği Eyyubi ve Artuklu emirlerine kaşı sert siyaset izlemeye koyulmuş, başta Erzurum olmak üzere Moğollar’a direnebilecek birlikleri, farklı bölgelere göndermiştir. Feridun Nafiz Uzluk’un neşrettiği ve çevirisini yaptığı Anonim Selçukname’de, Moğollar Erzurum’a saldırdığı sırada Keyhüsrev’den yardım istendiği ancak sultanın şarap içerken; ‘’Moğol’un ne kadar askeri var ki!’’ diyerek onları küçümsediği belirtilmektedir. [4] Buradan sultanın, Moğollar’ı ne kadar hafife aldığı ve oluşabilecek saldırılara karşı tedbirsiz olduğu anlaşılmaktadır.

Moğollar, İran ile Gürcistan’ı kendilerine bağlı hale getirdikten sonra Irak’a akınlar yapmaya ve Anadolu sınırlarında dolaşmaya başlamışlardı. Türkiye Selçuklu Devleti’nin tutarsız yönetimi, çıkan Babaî isyanının bastırılmasında çekilen güçlük ve Moğollar’a yakın kesimlerdeki Selçuklu birliklerinin farklı bölgelere sevk edilmesi başkomutanları Baycu Noyan olan Moğollar’ın iştahını kabartmış ve onları Erzurum’a yönlendirmiştir. Şehrin ordu komutanı Sinaneddin Yakut, Moğollar’a karşı direnmeye çalışsa da bölgeyi elde tutmaya muvaffak olamamış, Moğollar çocuk, ihtiyar demeden halkı kılıçtan geçirmişlerdir. [5]

Moğollar’ın Anadolu’yu istilası, bir anlamda yalnızca Moğollar’ın değil, Anadolu üzerinde planlar yapan birçok devletin de işine gelmiştir.

Moğollar’ın Anadolu’yu istilaya başlamasını ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin tam bağımsızlıktan yoksun kalmasını fırsat bilen Vatikan Kilisesi, Şamanist Moğollar’ı Hristiyan yapabilmek ve Anadolu’da Hristiyanlığı yeniden hâkim konuma getirmek amacıyla buraya misyonerler göndermiştir. [6] Buradan da anlaşılabiliyor ki II. Gıyâseddin Keyhüsrev öncesi dönemlerde Türkiye Selçuklu Devleti, dış siyasette güçlü bir durumdaydı ve dışarıdan gelebilecek problemlere karşı sert bir tutum ortaya koyabiliyordu.

Erzurum’un 1242 yılında istilasından sonra Moğollar’ın gözü, Anadolu’nun tamamına yönelmiştir. II. Keyhüsrev başa geçtikten sonra sert bir siyaset izlemeye başladığı Eyyubi ve Artuklu emirlerine, Moğollar’ın Anadolu’yu istilaya başlamasından sonra adamlar göndermiş, özürler dileyip, altın dağıtmıştır. Karşılığında ise asker yardımı istemiştir. Yapılan tüm anlaşmalara rağmen yalnızca Nasîhüddin Fâris komutasında Halep’ten 2000 kişilik asker yardıma gelmiştir. Anlaşmaya varılan diğer hükümdar ve beyler, Moğollar’a karşı çekingenlik göstermiş, taahhütlerine uymamışlardır. [7]

Keyhüsrev’in yardım diledikleri arasında Ermeniler ve Franklar da vardı. Ermeniler kısa süre içinde Moğollar’ın safına katıldılar. Keyhüsrev, orduya katılacak askerleri beklemeksizin emrindeki askerlerle Erzincan dolaylarındaki Kösedağ geçidine geldi. Baycu Noyan, Türkiye Selçuklu ordusunun geldiği haberini alınca, savaş taktiği olarak geri çekildi ve boş bir zamanlarında Türkiye Selçuklu ordusuna saldırdı. Burada gerçekleşen savaşta, Türkiye Selçuklu Devleti’ne ait ordu, bir anda dengesiz bir şekilde dağılmaya başladı. [8]

3 Temmuz 1243 tarihinde savaş sona ermiş, Selçuklu birlikleri can derdine düşerek kaçmaya başlamışlardır.

Moğollar, bölgede terk edilmiş Türk çadırlarına girdiklerinde, Selçuklu askerlerinin silahlarını, askerlerini, alın ve gümüş eşyalarını bıraktıkları ile karşılaşmışlardır. Bu savaşta, Moğol kuvvetlerinin sayısı 30.000 iken Selçuklu birlikleri ise 80.000 civarındaydı. [9] Moğollar, Selçuklu birliklerinin kaçmaya başlamalarından sonra bir süre yerlerinde kaldılar. Karşılaştıkları ordunun büyük bir kısmının, savaşmadan kaçmaya başlamasına anlam veremediler ve bir pusu olduğunu düşünmeye başlamışlardı. [10] Selçuklu ordusu, böyle bir girişimde bulunmamıştı. Utanç verici bir şekilde savaş sahasını terk etmişlerdi.

Kösedağ’da Türkiye Selçuklu Devleti’nin almış olduğu yenilgi, tarihin seyrini bir anda değiştirmiş, Türkiye Selçuklularını ise kurtuluşu mümkün olmayan bir uçuruma sürüklemiştir.

Savaştan kaçmış olan Keyhüsrev, Mübârizeddin Çavlı’ya; ‘’Vaziyet hakkında ne düşünüyorsun?’’ diye sorduğunda, ‘’İş kuru dudakla, yaşlı gözlerden geçmiştir. Tedbir ve düşünce zamanında kullarınızın sözlerine iltifat buyurmadınız, şimdi düşünecek ne tedbir kalmıştır?’’ şeklinde bir cevap almıştır. [11] Alınan bu mağlubiyetten sonra Türkiye Selçuklu tahtı, saltanat mücadelelerinin merkezi haline gelmiştir. Hanedan üyeleri, birbirleriyle mücadele etmekten, devlet içine sızan Moğollar’ı düşünemez olmuşlardır.

Bir Moğol valisi kadar bile ehemmiyeti kalmayan Türkiye Selçuklu sultanları, Moğollar’ın himayeleri altında sultanlık yapmaya başlamışlardır. [12]

Kösedağ Savaşı’ndan sonra Moğollar, Selçuklular’ın içinde bulunduğu karışıklıktan istifade edip Sivas’ı kolayca ele geçirdiler. Askeri bir üs konumunda bulunan Sivas’ta tüm savaş aletlerini, makinelerini ve silahları yakıp, surları da tahrip ettiler. Sonrasında Kayseri üzerine yürüdüler. Burada direnen bir halk kitlesi ile karşılaştılar. Şehirde bulunan Ahiler, iki hafta boyunca büyük bir direnç gösterdiler. Bu şiddetli direniş ile beraber Moğollar’ın umudu kırılmıştı. Bu saldırıdan vazgeçeceklerdi ki, bölgede bulunan Ermeni bir iğdiş-başısının [13] ihaneti ile her şey tersine dönüştü. Geri dönmek üzere bulunan Moğol ordusu tekrar saldırıya geçmiş ve şehri ele geçirmiştir. Kayseri, bu saldırıdan sonra büyük bir yağmaya maruz kalmıştır. Devamında Kayserililer kadın, erkek, çocuk, yaşlı gözetilmeksizin katliama uğramışlardır. Moğollar’a esir düşenler arasında Ahi Evren’in eşi ve aynı zamanda Bacıyan-ı Rum Teşkilatının kurucusu Fatma Bacı’da bulunmaktaydı. [14]

Yaşanan bu felaketlerden sonra Moğollar’ın eteğine kapanmaktan başka çare görülmemeye başlamıştı.

Selçuklu veziri Mühezzibüddin Ali’nin, Amasya kadısına söylediği şu sözler, bu hususta çok önemlidir; ‘’Memleket işleri, sultanın gençlik ve bilgisizliği yüzünden bu düşkün mertebeye erişti. Dalgalanmakta olan fitne ve fesat denizi biraz sakinleşir gibi oldu. Eğer yapılacak işlerde, alınacak tedbirlerde ağır davranırsak nankörlük etmiş oluruz. Benim düşüncem her ne kadar ok ve kılıç darbesiyle karşı durmaksa da işin kötüye varacağını hesaba katıyorum; Moğollar’ın arkasından gidelim, sulh yolunu arayalım.’’. [15]

Kayseri’den sonra Erzincan’da da aynı şekilde yağmacı ve kana dayalı faaliyetlerini sürdüren Moğollar’a II. Keyhüsrev, vezir Mühezzibüddin Ali’yi göndererek barış teklif etmiş ve Moğollar’la Selçuklular arasında bir barış sağlanmıştır. [16] Barış anlaşması gerçekleşmiş ancak II. Keyhüsrev ile başlayan kötü hal, ondan sonra çocuk yaşta tahta çıkacak olan halefleri zamanında da devam etmiştir.

Devlet adamlarının kendi arzuları için giriştikleri mücadeleler, Moğollar’ın ülkedeki faaliyetleriyle ortaya çıkan askerî ve malî baskılar ve Moğollar’a karşı çeşitli bölgelerde gelişen isyanlar, Türkiye Selçuklu Devleti’nin düzenini alt üst etmiştir.

1245 yılı sonlarında II. Gıyâseddin Keyhüsrev öldüğünde, arkasında on bir yaşında İzzeddîn Keykâvûs, dokuz yaşında Rükneddîn Kılıç Arslan ve yedi yaşında Alâeddin Keykubâd adlarındaki üç şehzadeyi bırakmıştır. [17] Hepsinin henüz çocuk yaşlarında bulunması dikkate alındığında, Türkiye Selçuklu sahasının Keyhüsrev zamanında sarsılan otorite ile beraber, devlet adamları arasında mücadele alanına dönüşmesi kaçınılmazdı. Buna bir de Moğollar’ın baskıcı tutumları eklendiğinde, ortaya çıkan tehlikeler iki kat daha artmıştır.

Keyhüsrev, ölmeden evvel veliaht olarak Alâeddîn Keykûbad’ı seçmişse de, devlette söz sahibi olan kişilerce II. İzzeddîn Keykavus Türkiye Selçuklu tahtına çıkarılmıştır.[18]

Görülüyor ki, sultanının ölümünün hemen ardından devlet adamları harekete geçmiş ve devlette istediklerini yapmaya başlamışlardır.

1246 yılında Moğol tahtına Güyük Han geçtikten sonra II. İzzeddîn Keykavus, Moğol ülkesine davet edilmiş fakat onun yerine kardeşi olan Kılıç Arslan gönderilmiştir. Bu süreçte, vezir Şemseddîn İsfahanî rakiplerini etkisiz hale getirmiş hatta sultanın annesi ile evlenmiştir. Kılıç Arslan, Moğol Han’ı ile görüşmesinde sultanlık ile müjdelenmiş ve bu durum İsfahanî’yi kuşkulandırmıştır. İsfahanî, isyan hazırlıkları yapmakta iken Celâleddîn Karatay buna mani olmuştur. Daha sonra Moğollar tarafından vezir ilan edilen Bahâeddîn Tercüman, emrindeki Moğol askerleri ile Konya’ya kadar gelmiş ve 1249 yılının Mart ayında, Şemseddîn İsfahanî’yi öldürmüştür. [19]

Bu durumda II. İzzeddîn Keykavus devlet adamlarınca, IV. Kılıç Arslan ise Moğollar’dan aldığı yarlığa göre tahtta hak talep ediyordu. Celâleddîn Karatay, bu buhranlı süreci ortadan kaldırabilmek için üç kardeşi de aynı anda tahta çıkarmayı düşünmekteydi. Bu düşünceler ile bir buluşma ayarlandı fakat Kılıç Arslan’ın emrindeki askerler burada bir savaş çıkardılar.

Neticede Kılıç Arslan esir alındı ve Celâleddîn Karatay’ın dilediği, üç kardeşin beraberce tahta çıkarılması gerçekleşmiş oldu. [20]

Üç kardeş, beraberce yönetimde iken II. İzzeddîn Keykavus yeniden Moğol Hanı ile görüşmeye davet edildi. 1251 yılında Moğollar’ın başında Möngü Han bulunmaktaydı. II. Keykavus, Moğol ülkesine gidenin büyük haklar ile geri döndüğü bu ortamda yolculuğa başlamış fakat henüz varmadan Celâleddîn Karatay’ın öldüğü haberini aldı. Arkasında otoriteyi sağlayacak kimsenin kalmadığını düşünerek geri döndü ve yerine de kardeşi Alâeddîn Keykûbad’ı gönderdi. [21] Alâeddîn Keykûbad yolda iken arkada kalan kardeşleri, onun Moğol Hanı ile görüştükten sonra yarlıklar elde edeceğinden ve gelince tek başına sultanlığı ele geçireceğinden korkarak Keykûbad’ın peşinden casuslar gönderdiler. Keykûbat, Lalası Muslih ile yolculuğa çıkmıştı fakat lalası, diğer kardeşleri tarafından zenginlik vaadi ile kandırılınca Muslih, Alâeddîn Keykûbad’ı zehirleyerek öldürmüştür. [22] Görülmektedir ki Moğollar, Türkiye Selçuklu Devleti’nde Kösedağ sonrası çok sağlam bir şekilde nüfuz etmişlerdir.

Moğollar’dan alınabilecek bir yarlığın ne derece önemli olduğunu, kardeşlerin bu yarlıklar yüzünden birbirlerini öldürmeleri ile daha iyi anlamaktayız.

1249 ile 1254 yılları arasındaki üç kardeşin müşterek saltanatları, Karatay’ın ölümünden sonra bozulmuş ve Alâeddîn Keykûbad’ın öldürülmesi ile de taht uğruna yaşanan iç çatışmalar artmıştır. Kardeşlerinin öldürülmesinden sonraki süreçte de Moğollar’ın baskıları devam etmiş, anlaşma dışında haraç ve hediyeler istenmeye başlanmıştır.

Kardeşlerinin ölmesinden sonra IV. Kılıç Arslan ve II. İzzeddîn Keykavus, birbirleriyle mücadele etmeye başladı. Uzun süre devam eden bu süreç, yine Moğollar’ın eli ile kontrol altına alınmıştır. Moğol hanı Mengü, doğu ve batıda daha iyi hâkimiyet sağlayabilmek için kardeşlerinden Kubilay’ı Doğu’ya doğru, Hülâgu’yu ise Batı’ya yönlendirmiştir. Merkeze bağlı kalmak şartı ile her ikisi de buralarda kendi devletlerini kurmuşlardır. [23]

1256 yılında Hülâgu’nun kurmuş olduğu İlhanlı Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti’ne daha yakın mesafede bulunduğu için, bu devlette söz sahibi olmuş ve Moğollar adına bizzat Türkiye Selçuklularına müdahale etmeye başlamışlardır.

Hülâgu, Selçuklular’da iki kardeşin birbirleri ile mücadele halinde olduğundan haberdardı ve Mengü Han’dan aldığı emirle beraber Türkiye Selçuklu Devleti’ni iki kardeş arasında paylaştırdı. Sivas’tan Bizans sınırlarına kadarki bölge II. İzzeddîn Keykavus’a, yine Sivas’tan Moğol sınırlarına kadarki topraklar ise IV. Kılıç Arslan’a verildi. Moğollar, Türkiye Selçuklu Devleti’ni, kendi emirleri doğrultusunda bölebilecek kadar bu devlette söz sahibi idiler.

II. İzzeddîn Keykavus’un, Moğollar’a ödeme yapmak istememesi ve bu süreçte devlette boy göstermeye başlayan Muineddîn Pervâne’nin IV. Kılıç Arslan’la beraber Moğolları, II. İzzeddîn Keykavus aleyhine kışkırtmaya başlaması, II. Keykavus için sonun başlangıcı olmuştur. Memlûk Sultanı Baybars’tan yardım isteyen II. Keykavus, Moğol baskılarına daha fazla dayanamamış, önce Antalya’ya oradan da Bizans’a sığınmak zorunda kalmıştır. Böylelikle yine Moğollar vesilesiyle tahtta değişiklik meydana gelmiş, IV. Kılıç Arslan tek başına sultan olmuştur.

İstanbul’un Latinler tarafından işgali sonrası Trabzon’a yerleşen bir kısım Kommenos Hanedanı, burada kendilerini güçlendirmiş, Moğol baskısını fırsat bilerek 1259 yılında önemli bir Liman şehri olan Sinop’u ele geçirdiler. Karşı bir sefere yapabilmek için o dönemin İlhanlı sultanı Abaka’dan izin alınmış ve 1266 yılında şehir tekrar geri alınmıştır. Muineddîn Pervâne, devlet içinde çok güçlü hale geldiği bir süreçte bu şehrin kendisine verilmesini IV. Kılıç Arslan’dan istemiş, bu teklifin kabul edilmesinden başka çarenin olmadığı gören sultan teklifi kabul etmiştir. Pervâne, bu süreçten sonra hâkimiyet sahasını genişletmek ve elinde bulunan toprakları muhafaza etmek için IV. Kılıç Arslan’ı Moğollar’dan aldığı destek ile öldürdü.

Anadolu halkı, bu kötü süreçte çok acı çekiyordu. Moğol baskısından kaçan Türkmenlerin, Anadolu topraklarına sığınması ve burada da Moğollar’la karşılaşmaları, onları mücadele yoluna itti. Moğollar’a karşı ayaklanmalar ve beylikler ortaya çıkmaya başlamıştı.[24]

IV. Kılıç Arslan öldürüldükten sonra yerine çocuk yaştaki oğlu III. Gıyâseddîn Keyküsrev geçirildi. Devlet içindeki ipler iyice Pervâne’nin eline geçmişti ki, Abaka’nın kardeşi Acay, Anadolu’da sert bir yönetim uygulamaya başladı. Pervâne, kendisinin tehlikede olduğunu görerek daha evvel Ayn Calut’ta Moğollar’a büyük bir yenilgi yaşatan Memlûk sultanı Baybars’ı Anadolu’ya çağırdı. 1277 yılında Baybars, Anadolu’ya geldi ve Elbistan Ovası’nda Moğol birliklerini büyük bir yenilgiye uğrattı. (bkz: Memlûkler ile İlhanlılar Arasındaki İlişkiler) Buradaki savaşta İlhanlılar’la beraber olması gereken Selçuklu birlikleri, arka planda kalmış, çok zayiat vermemişlerdi. Durumu haber alan Abaka, emrindeki birliklerle Elbistan mevkiisine geldi. Ölenlerin çoğunun kendi askerleri olduğunu, Selçuklu askerlerinin bulunmadığını görünce çok sinirlendi. Pervâne’nin iki yüzlü davrandığını anladı. Çevresinde bulduğu Türkmenler’i kılıçtan geçirmeye, Anadolu halkına katliamlar yapmaya koyuldu. [25] Pervâne’yi ise 2 Ağustos 1277 tarihinde öldürdü.

Selçuklu ülkesinin kontrolü tamamen İlhanlılar’ın eline geçmişti.

Atamalar ve devlet içi düzenlemeler, İlhanlılar’ın izni dışında yapılmamaya başladı. Bu durumdan şikâyetçi olan Türkmenler, Moğollar’a karşı büyük bir başkaldırış gösterdiler. Karamanoğlu Mehmed Bey; 1277 yılının Mayıs ayında Konya’yı ele geçirmiş, II. İzzeddîn Keykavus’un oğlu olduğu iddia edilen Alâeddîn Siyavuş’u da tahta çıkarmıştır. Fakat bu başkaldırış uzun sürmemiş, Moğol-Selçuklu birlikleri 1278 yılında, önce yakaladıkları Mehmed Bey’i daha sonra da Siyavuş’u öldürmüşlerdir. [26]

II. İzzeddîn Keykavus, bu süreçten sonra yeniden tahta çıkma umutlarını kaybetmiştir ama oğlu Mesud’u veliaht ilan etmekten de geri durmamıştır. İlhanlılar içinde başlayan taht mücadeleleri Anadolu’daki Türkmenler’i yeniden umutlandırmıştır. Bu taht mücadelesini kazanan Argun Han, II. İzzeddîn Keykavus’un oğlu II. Mesud’u 1284 yılında sultan ilan etmiştir. Germiyanoğulları, Karamanoğulları ve Eşrefoğulları gibi beylikler, bu otorite boşluğundan yararlanarak sık sık başkaldırmaya devam etmekteydiler. II. İzzeddîn Keykavus’un oğlu Kılıç Arslan, Kastamonu yöresinde Muzaffereddîn Yavlak Arslan’ın otoritesini ele geçirerek, çevresindeki Türkler’in desteği ile Selçuklu-İlhanlı yönetimine karşı isyan etmiştir. Bu süreçte, iyi bir mücadele gösterilmişse de neticede başarı sağlanamamıştır.[27] Bunun gibi birçok bölgede İlhanlılar’ın katı ve sert tutumlarına karşı, gerek yönetimi ele almak isteyen şehzadelerin, gerekse yerli beylerin isyanları görülmektedir. İlhanlılar içinde patlak veren taht mücadeleleri durmak bilmemiş, Argun Han’ın ölümünden sonra tahta geçen Geyhatu, 1295 yılında öldürülmüştür.

Artık Anadolu’da yalnızca İlhanlı valilerinin sözü geçmeye başlamıştı. Anadolu halkına keyfî bir şekilde muamele göstermeye başlamışlar, hatta tabî oldukları İlhanlı’ya dahi zaman zaman isyan girişimlerinde bulunmuşlardır.

1295 yılında İlhanlı tahtına önce Baydu Han geçmiş fakat kısa süre sonra Mahmud Gazan Han, İlhanlı tahtına oturmuştur. Artık bir kukladan ibaret olan Türkiye Selçuklu sultanları, İlhanlılar’ın eliyle sık sık değiştirilmekteydi. Nitekim II. Mesud’un kaderi de bu doğrultuda kendini gösterdi. Gazan Han, Anadolu’daki valilerinin isyan etmesi sonrası II. Mesud’u tahttan uzaklaştırdı ve yerine III. Alâeddîn Keykûbat getirildi. [28] Onun ve sonrasında II. Mesud’un yeniden tahta getirilme hadiseleri hesaba katılınca, Türkiye Selçuklu Devleti adına söylenebilecek çok fazla şeyin olmadığı ile karşılaşmaktayız. Moğollar, 1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu’da, neredeyse istedikleri gibi davranmaya başlamışlardır.

1277 yılında gerçekleşen Elbistan Savaşı’ndan sonra Türkiye Selçuklu sultanlarını bir nevi kukla olarak görmekteyiz.

Moğollar’ın dilediğini tahta çıkarmaya, dilediğini ise tahttan indirmeye başlamaları ile Türkiye Selçuklu Devleti’nin sonu net bir şekilde kendini göstermiştir. Esasında sözde olarak nitelendirilebilecek Türkiye Selçuklu sultanlarından sonuncusu II. Mesud’un 1308 yılında ölmesi, devletin de sona ermesi olarak kabul edilmektedir.[29]

Türkiye Selçuklu Devleti’nin son dönemlerinde, bölgelerini Moğollar’ın baskıcı faaliyetlerinden korumaya çalışan beyler, çevrelerinden aldıkları desteklerle ayaklanmaya başlamışlardır. Kösedağ Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmaya başlayan bu beylikler, çok geniş bir konuyu teşkil ettikleri için bahsedilen bu ikinci dönem beylikleri farklı bir yazıda ele almayı düşünmekteyiz.

 

15 Haziran 1995 tarihinde Trabzon'da dünyaya geldi. İlköğretim ve lise eğitimini yine aynı şehirde tamamladı. Şu anda Kastamonu Üniversitesi Tarih bölümünde 4. sınıf olarak lisans öğrenimine devam etmektedir. Yazılarını genel olarak Ortaçağ tarihi üzerine hazırlamaktadır. Özelde ise Selçuklular, Moğollar, Memlûkler ve Altın Orda konularına ilgi duymaktadır. Ağustos 2017 tarihinden itibaren Tarih-i Kadim'de yazarlık yapmaktadır.

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Bir yorum yazın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook

Editör Tavsiyesi

Yazarların Son Yazıları

Daha Fazla: Moğollar