Connect with us

Cumhuriyet Tarihi

Türkiye’nin Cumhuriyet Döneminde Uyguladığı Kıbrıs Politikaları

Takvimler 1878 yılını gösterdiğinde, lügatımızda “93 Harbi” olarak da geçen 77-78 savaşı son bulmuş, Osmanlı İmparatorluğu, başında çiçeği burnunda bir imparator olduğu halde, kuzeydeki ezeli düşmanı Rus Çarlığı karşısında ağır bir yenilgi tatmış idi. Bu vesile ile Devlet-i Aliyye’nin sağlamlığı, düşmanlarından evvel müttefikleri tarafından sorgulanmaya başlanmıştı. Bu müttefiklerin başında da, Osmanlı’ya, kendisi için o günlerde hayati sayılabilecek bir görev atfetmiş olan İngiltere yer alıyordu. İşte Kıbrıs Sorunu olarak nitelendirilen mesele bu noktada başlayacaktır.

Bu görev kuşkusuz, İmparatorluğun “Güneş Batmayan İmparatorluk” olmasını sağlayan, büyük bir prestij ve gelir kaynağı olan Hindistan ve Uzakdoğu sömürgelerini, İngiliz İmparatorluğu’nun hakimiyetinden çıkarmaya yönelik herhangi bir hareketi önlemekti. 1878 yılına kadar bu görevi isteyerek veya mecbur kalarak, bir şekilde yerine getiren Osmanlı Devleti, Rusya’ya karşı bir denge unsuru olarak ortaya çıkmış ve yer yer diğer devletler tarafından bu amaçla yönlendirilmeye çalışılmıştır. Malum yenilgiden sonra ise Osmanlı’nın bu günden sonra değil Rusya’ya karşı bir dengeleme unsuru olması, kendi varlığını bile zor idame ettireceği, Avrupa kulislerinde yayılan söylentilerden idi.

Birleşik Krallık, bölgedeki çıkarlarını daha fazla Osmanlı Devleti aracılığı ile koruyamayacağını anladığında kendisi için yeni bir yol planı çizmeye koyuldu.

Bu plana göre, her geçen gün daha da önemli bir hale gelen Rusya tehdidine karşı artık bizzat Birleşik Krallığın önlem alma vakti gelmişti. Bu doğrultuda, belirli yerel topluluklar olabildiğince Rusya aleyhine organize edilecek ve bu topluluklar ile Birleşik Krallık arasında yardımlaşmanın artması için çeşitli yollar ile ulaşım ve iletişim artırılacak idi. Bu bağlamda, Birleşik Krallık bölgeye daha yakın olmayı zaruri görüyordu. Ortadoğu’ya en yakın üs bölgesi Malta’da bulunan İngiltere, Osmanlı’nın bu yenilgisinden de yararlanarak Kıbrıs’ı hakimiyeti altına almak için girişimlerde bulundu. Osmanlı’yı Berlin Kongresi’nde desteklemek, olası bir Rus saldırısında Osmanlı’ya askeri destek sağlamak gibi vaatler ileri sürerek, bu vaatlerin karşılığı olarak Kıbrıs’ın kendi hakimiyetine bırakılmasını önerdi.

Berlin Kongresi, Anton von Werner (1881).

Birleşik Krallık İstanbul Elçisi’ne, kendi hükümeti tarafından gönderilen mektupta bu konu şöyle izah ediliyor idi:

“Osmanlı orduları yenilmiştir. Osmanlı Hükümeti çaresizlik içindedir. Bunlar çöküşün açık delilleridir…”

“… Osmanlı egemenliğinin Asya’da devamı için bir koşul vardır: O da, gelecekte Osmanlı Asyası’na Rusya tarafından yönelebilecek bir saldırıyı, silahla önlemek gücü olan devletin garanti vermesidir. İngiltere, böyle bir garanti verebilir.”

“… İngiltere’nin önerdiği bu garantisini yerine getirebilmesi için, Anadolu ve Suriye kıyıları yakınlarında bir yere sahip olması gerekmektedir. İngiltere açısından Kıbrıs adası bu amaca uygun ve yeterli görünmektedir…”

“… Rusya son savaşta Doğu Anadolu’da ele geçirdiği yerleri Osmanlı Devleti’ne iade ederse, İngiltere de Kıbrıs’ı derhal boşaltacaktır.”

Osmanlı’nın ilk başta yanaşmadığı bu çözüm önerisi, ikili müzakereler, tartışmalar ve en sonunda bazı ciddi tehditler neticesinde kabul edilmek zorunda kalındı.

Anlaşmaya göre Kıbrıs adasının askeri idaresi geçici olarak İngiltere’ye verilirken, ada, hukuki düzlemde Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmaya devam edecek ve adadan toplanan vergiler Osmanlı Hazinesi’ne aktarılacaktır. Ayrıca adanın askeri idaresinin İngiltere’ye geçici olarak bıraktığı da hukuki antlaşmalarda, özellikle altı çizilen unsurlardan biriydi. Antlaşmaların imzalanması ve onaylanması süreçlerinden sonra 12 Temmuz 1878 tarihinde Kıbrıs, idari açıdan Osmanlı Devleti’nden, bir daha hiç birleşmemek üzere ayrılıyor, İngiltere de, Başbakan Disraeli’nin “…Batı Asya’nın anahtarıdır…” sözleriyle nitelendirdiği Kıbrıs’ı kontrolü altına alıyordu. 1882 yılında Mısır’ı da işgal eden İngiltere, böylece Doğu Akdeniz’in hakimiyetini tamamen eline geçirdi.

1927 yılına ait Türkiye Cumhuriyeti haritası.

Cumhuriyet’in Dış ilişkileri ve Kıbrıs’ın durumu

Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve son olarak İstiklal Harbi gibi on yıllık ve neredeyse kesintisiz bir savaşlar zincirinden çıkan Cumhuriyet, bazı çevrelerde “Türk Rönesansı” olarak adlandırılmaya başlanmıştı bile. Ülkenin her alanda yaşadığı muazzam değişimler Dış politikada da kendisini göstermiş, geçmişin düşmanları, bugünün olası müttefikleri olmaya başlamışlar idi. Ancak hala “olası” müttefiklerdi zira savaşın mirası olan sorunlar, tüm tarafların gündemlerinde önemli bir yer işgal etmekteydi.

İngiltere ile, hepimizin bildiği gibi Musul Sorunu, Lozan görüşmelerinin kapsamı dışında bırakılmış ve daha sonra, yani Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde çözülmek üzere askıya alınmıştı. Yunanistan’la ise Mübadele Meselesi, bu problemlerin başını çekiyordu. Nitekim Türk-Yunan ilişkileri 1930 tarihine kadar bu mesele çevresinde şekillenmiş ve başlıca gündem maddesi bu sorun olmuştur. Musul ve Mübadele meseleleri bu yazının konusu ile doğrudan ilgili olmadıkları için daha detaylıca anlatılmayacaklardır.

1930 yılından itibaren Yunanistan ile Türkiye; giderek birbirlerine yaklaşmaya başlamış ve olası ittifaklar, gerçek ittifaklara dönüşmeye başlamıştı. İtalya ve Bulgaristan’da yükselen yeni aşırı akımlar özellikle Yunanistan için; ama aynı zamanda Türkiye için de hoş karşılanan gelişmeler değildi. Yunanistan Başbakanı Venizelos, Türkiye ile ilişkileri güçlendirmeye yönelik bir politika takip etmeye başladığında; zaten uzun soluklu savaşlar silsilesinden kendisini yeni kurtarmış Türkiye bu çabayı oldukça memnuniyetle karşıladı ve aynı politikayı takip etmek konusunda bir sakınca görmedi.

Venizelos Ankara’da, Ekim 1930.

29 Ekim 1930 Tarihinde, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılan Venizelos’un bundan dört yıl sonra; 1934 tarihinde Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday olarak göstermesi ise iki ülke ilişkilerinin on yılda kat ettiği mesafenin tespiti açısından mühim bir anekdottur. 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya, dönemin tehditkar havasının da verdiği bir motivasyon sonucunda Balkan Antantı’nı meydana getirerek birbirleriyle olası dış müdahalelere karşı dayanışma içinde olduklarını ilan etmişlerdi.

Kıbrıs o dönemde bir gündem maddesi olmaktan çok uzaktaydı.

1878 yılında İngiltere’nin fiili idaresine giren ada, 1914 yılında Osmanlı’nın Birleşik Krallık aleyhine savaşa girmesinden sonra Birleşik Krallık tarafından ilhak edilmiş, bu ilhak 1923 Lozan Antlaşması ile hukuki zeminde onaylanmıştı. Kıbrıs Rumları adanın İngiltere idaresine geçişinden itibaren “enosis” fikrine daha bir umutla bakmaya başlamış ve Yunanistan ile Kıbrıs adasının birleşmesini içeren bu olayın gerçekleşeceği zamanın giderek yaklaştığına inanmışlardı. Nitekim bu yönde protestolar yapılmış, Rum cemiyeti her fırsatta İngiliz yöneticilerine enosis taleplerini iletmişti. I. Dünya Savaşı ve ardından Türk İstiklal Harbi, Kıbrıs halkı tarafından büyük bir dikkatle takip edilmiş ve bu süreçte iki toplum da kendisine yakın olan tarafı her türlü mecrada desteklemeye çalışmıştır.

Savaşların bitişi ve 1925’de Kıbrıs’ın İngiliz Kraliyet Sömürgesi olması, Rum erkanının gönlündeki “Megali İdea” ve dolayısıyla “enosis” isteklerini askıya almasıyla sonuçlanmış, ada Birleşik Krallık idaresinde kalırken adanın sorunları da gerek Türk-Yunan yakınlaşması ve gerek de Avrupa’nın genel siyasi durumu sonucunda gündemden hayli uzaklaşmış ve hatta bazı zamanlar, bilinçli olarak konuşulmamaya özen gösterilmiştir.

Dünya gündeminde kendisine yer bulmasa da Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının tansiyonu düşmüş değildi, Kıbrıs kilisesinin de öncülüğünde Rumlar İngiliz karşıtı gösteriler yapmaya devam etmiş ve enosis hayallerini kendi içlerinde canlı tutmaya devam etmiş; Türk toplumu ise eşit toplumlar ilkesini savunmuş, statükonun değişmesi söz konusu olursa adanın Türkiye ile birleşmesi gerektiğini dile getirmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Bölgede Oluşan Durum

Tarih sayfalarına olan seyahatimizde biraz daha ilerlediğimizde, Avrupa koca bir savaşı daha atlatmış, dünya üzerindeki güç dengeleri ve rekabetler değişmiş ve siyasi konjonktür hızla iki kutuplu dünya şekline evrilmeye başlamıştır.

Yunanistan bu savaştan derin yaralar alarak çıkmış, Mihver devletlerin uzun bir süre işgali altında kalmıştır. 1934 yılında ilan edilen Balkan Antantı ülkelerinden sadece Türkiye kendisini fiili olarak savaş durumuna sokmamayı başarmış, Türkiye dışında tüm Balkanlar savaşa dahil olmuştur. Bu savaşın Türkiye’yi etkileyen bölgesel sonuçlarından birisi de 12 Ada ve Meis adasının akıbeti olmuştur. İtalya’dan ele geçirilen ve nüfusunun önemli çoğunluğu Rum Ortodoks olan bu adalar Türkiye sınırlarına yakınlığı hasebiyle Türkiye için bir güvenlik zafiyeti yaratabilecek kapasitedeydiler.

Tevfik Rüştü Aras (ortada).

Türkiye’nin adalar konusundaki tutumu, adaların silahlardan arındırılması, özerk bir yapıya sokulması ve İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin güvencesi altına alınmasıydı. Tevfik Rüştü Aras’ın 1945 yılında 12 Ada için yaptığı bu çözüm önerisinin bir benzeri ileride Kıbrıs için gündeme gelecektir. Adalar konusunda Türkiye, kıyılarına yakın olan adaların kendisine bırakılmasını talep ettiyse de, hem savaşa doğrudan bir katkıda bulunmamış olmasından hem de SSCB tehlikesinin giderek daha fazla hissedilmesiyle çok fazla ısrarcı olamadan adaların Yunanistan’a silahsızlandırma koşuluyla bırakılmasını kabul etme mecburiyetinde kaldı.

Yunan İç Savaşı sırasında, İngiliz beresi giymiş Yunan hükümet komandoları, 1948. Fotoğraf: Bert Hardy.

Türkiye’nin adalar konusunda ısrarcı olmamasının bir nedeni de Yunanistan’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan ve Soğuk Savaş’ın habercisi mahiyetinde olan Yunan İç Savaşı idi.

Türkiye, Yunanistan’ın Batı Bloğunda kalmasını istiyordu, çünkü olası bir Komünist Yunanistan senaryosunda Türkiye Doğu Bloğu yani SSCB tarafından tamamen çevrelenmiş bir konuma düşecekti. Doğuda SSCB ve batıda Yunanistan ile Bulgaristan, Türkiye’yi resmen bir kafese sokuyordu. Türkiye, Yunanistan’ın Batı Bloğunda kalmasıyla, hem kendisini daha yakın hissettiği Atlantik ülkeleriyle iletişimi ve etkileşimi koparmamış olacak hem de gerektiği durumlarda dış ilişkilerde Doğu Bloğu ile Batı Bloğu arasından manevra yapabilme kabiliyetine sahip olup geçmişte “Denge Politikası” olarak adlandırılmış politikayı uygulayabilme yeteneğini kaybetmemiş olacaktı.

12 Adalar ve Meis adasının Yunanistan’a bırakılması, kısa vadede büyük bir sorun olmasa da Kıta Sahanlığı Sorunu, Karasuları Sorunu gibi günümüzde bile çözülememiş sorunların önemli etmenlerinden biri haline gelecektir. Ayrıca bu adaların Yunanistan’a bırakılması, ileride Türkiye’nin Kıbrıs hassasiyetini daha da artıracaktır zira Türkiye için, Ege adalarıyla birlikte Kıbrıs’ın Yunanistan’a bırakılması demek, Türkiye’nin adalardan bir zincirle Yunanistan tarafından çevrelenmesi anlamına geliyor ve Türkiye’nin güvenliği için mühim bir sorun görüntüsü veriyordu.

Truman Doktrini’ni hazırlayan ABD Başkanı Harry S. Truman.

Yine de Türkiye ve Yunanistan o dönemlerde ikili ilişkilerini geliştiriyor ve tıpkı savaş öncesinde olduğu gibi bir müttefiklik konumuna doğru ilerliyorlardı. 1947 yılında Amerika Birleşik Devletleri, iç savaşta olan Yunanistan’ı komünizm tehlikesinden korumak amacıyla Truman Doktrini bağlamında maddi yardımlar yapma planına Türkiye’yi de dahil etmiş, bu iki Akdeniz ülkesinin dış politikaları bu dönemden sonra giderek ABD ve Batı Bloğu eksenli olmaya başlamıştır. Kısacası, Yunanistan ve Türkiye savaş sonrası dönemde “aynı geminin yolcuları” olacaktır.

Öte yandan, savaş sonrası yılları Kıbrıs Sorunu’nun da fitilini ateşleyecek olaylara tanıklık ediyordu.

Yunanistan tarafından Birleşik Krallık’a, Kıbrıs adasının da kendilerine bırakılması talebi yapılmış ancak bu talep kabul görmeyince ısrarcı olunmamıştı. Durum böyle olsa bile, Yunanistan’ın bu isteğinden çok Kıbrıs Rumları’nın tutumları ileride büyüyecek Kıbrıs Sorunu’nun temelini teşkil ediyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya çevresinde, savaş yorgunu sömürgeci imparatorluklara karşı olan bağımsızlık hareketleri hızla artış göstermiş ve bu hareketlerin elde ettiği müspet sonuçlar aynı isteklere sahip diğer sömürgelere de ilham ve cesaret kaynağı olmuştur. İşte o isteklere sahip sömürgelerden birisi de Kıbrıs adası ve bu taleplerin en yoğun taraftarları ise Kıbrıs Rum Toplumu idi.

Hindistan, Fas, Libya, Cezayir gibi hem dünya çapında yankı uyandıran, hem de Kıbrıs’ı etkileyecek kadar yakında olan ülkelerin sömürge yönetimlerinden kurtulması Kıbrıs toplumunda da self-determinasyon (kendi kaderini tayin etme) taleplerinin artmasına ve bu talep doğrultusunda gösteriler düzenlenmesine yol açtı. Dönemin Fener Rum Patriği Maksimos, daha sonra Makarios olarak tarihe geçecek Kıbrıslı bir patriğe, Türk hükümetinin Kıbrıs meselesi ile ilgilenmeye niyetinin olmadığını, Ankara yönetiminin dünyanın bu kritik anında sınırları dışında cereyan edecek her türlü hadiseye ilgisiz kalacağını tahmin ettiğini söylemesi o yılların siyasi hayatı göz önüne alındığında çok da haksız bir tahmin sayılmazdı, nitekim öyle de oldu, bir süre boyunca Türkiye, Yunanistan ile gelişen ilişkileri bozmamak için Kıbrıs sorununu gündemden uzak tutmaya çalışırken konuyla ilgili sadece statükonun devamından yana olduğunu belirtmekle yetindi.

Kıbrıs’ta Kilise gün geçtikçe, giderek büyüyen bu “halk hareketinin” kontrolünü ve temsilciliğini üstlenerek Kıbrıs Rumlarının temsil makamı olmaya başlamış ve Kıbrıs sorununun Rum topluluğu adına muhatabı olmuştur.

Öyle ki 15 Ocak 1950 tarihinde Kilise, adadaki mevcut İngiliz yönetiminin üzerindeki baskıyı artırmak ve kendi mücadelesini meşrulaştırmak için ada genelinde bir plebisit (referandum) düzenlemiş, plebisitin sonucunda ada halkının %60’ının enosis taraftarı olduğu ilan edilmişti. Bu plebisite Kıbrıs Türk toplumunun fertleri katılmamış olsalar da Kilise bu plebisiti uluslararası kamuoyunda tüm Kıbrıs toplumunun bir görüşü olarak yansıtmaya çalışmıştır.

Kıbrıs’ta meydana gelen bu gelişmeler Yunanistan’ı da müşkül bir duruma sokmuş, bölgesel müttefiği Türkiye ile ilişkilerini iyi tutmak ve SSCB tehlikesine karşı dayanışma içinde olmak emeli ile kamuoyundan gelen yoğun enosis taleplerinin yarattığı baskı arasında kalmış, Dış politikanın gereklilikleri ve iç politikanın talepleri arasında, ince bir ipte yürümeye gayret ediyorlardı. Türkiye ise İngiltere ve Yunanistan ile ilişkilerini bozmamak adına Kıbrıs sorununu dillendirmiyor, göz ardı ediyordu. Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, bu konuda “ Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur… İngiltere hükümeti Kıbrıs adasını başka bir devlete terk etmeyecektir. Bu böyle olunca gençlerimiz beyhude yere heyecana kapılıyorlar. Lüzumsuz yere yoruluyorlar.” İfadelerini kullanıyordu.

Celal Bayar ve Adnan Menderes.

Demokrat Parti Dönemi

7 Ocak 1946 tarihinde, tarihimize “Dörtlü Takrir” olarak geçen beyanatın bir sonucu olarak kurulan Demokrat Parti, sadece dört yıl sonra, 14 Mayıs 1950 günü demokrasimizin yaklaşık çeyrek asırlık “Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı” dönemini sonlandırmış oluyordu. Türk toplumu içinde önemli miktarda kitlelerin umutla baktığı Demokrat Parti’yi dış politikada hayli güç sorunlar ve verilmesi gereken mühim kararlar bekliyordu. Savaş sonrasında aslında hem Doğu Bloğu hem de Batı Bloğu ile, iki tarafla da eşit bir müttefiklik tahayyül eden Türkiye, Stalin’in karşılanamayacak ve tehditkâr talepleri karşısında mecburen kendisini Batı Bloğu’nun yanında bulmuş, Sovyetlerin uzlaşmacılıktan hayli uzak tavırları NATO’ya katılmayı Türkiye için yüksek öncelikli bir güvenlik ve beka meselesi haline getirmişti.

İç savaşın bitmesine rağmen kendisini güvende hissetmeyen Yugoslavya ve Bulgaristan gibi iki Komünist ülke ile sınır komşusu olan Yunanistan da “Demir Perde”ye girmektense NATO’ya katılmayı tercih ediyor ve Türkiye ile aynı yolun yolcusu oluyordu. İşte o yol, 1950 Haziran’ında patlak veren Kore Savaşı’nın yoluydu. İki ülke de NATO’ya katılmak amacıyla, tabiri caizse rüştlerini ispatlamak için Kore’deki savaşa dahil olmaya karar vermiş ve bu karar doğrultusunda yurtlarından çok uzağa, taburlarca asker yollamışlardır.

Kore Savaşı’nda Türk askerleri.

İktidarının daha çok başlarında böylesine ciddi bir karar veren Demokrat Parti, altına girdiği bu riskin mükafatını almış, Türkiye, Yunanistan ile birlikte, 1952 yılında NATO’ya üye olmuştu. İki komşu ülkenin siyasi dayanışması ve müttefiklik hali sadece NATO ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda, o dönem Sovyetler Birliği ile arası bozulmuş, Kominformdan atılmış, gelecekteki Bağlantısızlar Hareketi’nin başlıca ülkelerinden olan Tito’lu Yugoslavya ile birlikte 1934 yılındaki Balkan Antantı’nın bir benzeri olan Balkan Paktı’nı 1953 yılında meydana getirmişlerdi. 1953 yılında kurulan paktın uzun ömürlü olmamasının başlıca nedeni Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinin o tarihten sonra bir daha asla eski dostane havasını yakalayamayacak olmasıdır.

Yunanistan ve Türkiye’nin ilişkilerindeki kırılma noktası 1954 yılında Yunanistan’ın Kıbrıs meselesini BM Genel Kurulu’na taşıması oldu.

Yunanistan BM’ye Kıbrıs’a self-determinasyon hakkının tanınması talebiyle başvuru yapıyordu. Türkiye bu saatten sonra istemese de uzun zamandır görmezden geldiği Kıbrıs sorununun taraflarından biri konumuna yerleşiyordu. Türkiye içinde pek çok mitingler, gösteriler düzenlenmiş ve Kıbrıs, kamuoyunun en önemli gündem maddesi haline gelmiştir. Durum böyle olsa da hükümet soğukkanlı bir tavırla bir süre daha, statükonun devamını desteklediklerini ancak statüko değişecekse adanın Türkiye ile birleşmesi gerektiği görüşünü belirtiyordu.

BM Genel Kurulu’ndan Yunanistan açısından olumlu bir sonuç çıkmamıştı. BM’nin kararı, 18 Aralık 1954 günü Adnan Menderes tarafından “Bu mesele tamamiyle kapandığı için artık müttefikimiz Yunanistan ile aramızdaki dostluğun… gölgelenmemesine dikkat ve itina göstermek zamanı gelmiş bulunuyor.” şeklinde yorumlanmıştı. Başvekil Adnan Menderes’in ifade ettiğinin aksine Kıbrıs meselesi, kapanmak bir yana, o güne kadar koruduğu “İngiltere’nin iç meselesi” niteliğini kaybedip uluslararası bir sorun haline gelmiştir. İngiltere için Kıbrıs o dönemde vazgeçilebilecek bir konumda değildi. Hem konumu gereği hem de İngiltere’nin kritik pek çok sömürgesini kaybetmesi ile birlikte Mısır’da Süveyş Kanalı’nın da kontrolünün tamamen elinden çıkması ile Doğu Akdeniz bölgesinde elinde kalan tek üs olan Kıbrıs’ın stratejik önemi daha da katlanıyordu.

Kıbrıs adasındaki durum ise daha büyük sorunlara gebe olacak nitelikteydi. Uluslararası mecrada, kısa vadede bir sonuç kazanılamayacağına kanaat getiren Makarios, adada İngiliz idaresine karşı silahlı bir direnişin başlatılması için çeşitli adımlar atmaktan geri durmadı. Adada başlatılacak bu hareketlerin başına, Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış, İkinci Dünya Savaşı ve Yunan İç Savaşı süreçlerinde paramiliter organizasyonların kurulması ve halk hareketlerinin yönetilmesi ile gerilla harbi konularında çeşitli faaliyetler içinde bulunmuş, tecrübeli bir Yunan subayı olan Grivas getirildi. Yeni kurulan örgütün adı EOKA’ydi ve hedefinde önce İngiliz devlet memurları ve daha sonra da ilerleyen dönemde Türk azınlık olacaktı.

İngiltere, Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için topladığı Londra Konferansı’na Yunanistan ile birlikte Türkiye’yi de davet ederek hem Türkiye’yi sorunun bir parçası haline getiriyor, hem de sorunun çözümü yolunda kendisi ile aynı görüşü savunan bir taraf yaratıyordu.

29 Ağustos 1955 tarihinde Kıbrıs’ı görüşmek üzere Londra’da toplanan taraflar uzun görüşmelere rağmen bir sonuca ulaşamadılar. İngiltere; ada için self-goverment (kendi kendini yönetme/özerklik) çözümünü öne sürerken Yunanistan self-determinasyon ilkesinin uygulanmasında ısrarcıydı. Türkiye ise İngiltere’den de katı bir tutumla adada mevcut statükonun devamını, statüko değişecekse de adanın Türkiye idaresi altına girmesi gerektiğini savunuyordu. Sorunun diğer taraflarının uzlaşmadan bu kadar uzak olması ve istemeseler de bu koşullar altında statükonun devamını diğer tarafın talebine tercih edecek olmaları İngiltere’nin işine geliyor, İngiltere iki komşu ülkenin karşıt çıkarlarını kullanarak mevcut durumun devamını sağlıyordu.

Soldan sağa: Yunanistan Başbakanı Karamanlis, Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Türkiye Başbakanı Adnan Menderes Zürih’teki müzakerelerde.

Londra Konferansı’nın dağılmasına sebep olan ve Kıbrıs sorununun ilerleyen dönemlerinde Türkiye’nin elini zayıflatacak olan olay; 6-7 Eylül tarihlerinde İstanbul’da meydana gelen, Rum azınlığa karşı gerçekleşen toplumsal harekettir. Atatürk’ün Selanik’te bulunan evine bomba koyulduğu iddiası ile başlayan hareketler kısa sürede Rum toplumuna ve Rumların mal varlıklarına karşı bir yağma hareketine dönüştü; öyle ki o gün İstanbul yapılan yağmaların sonucu tanınamaz hale geldi. 6-7 Eylül olaylarının gerçekleştiği tarihin tam da Londra Konferansı’na denk gelmesi; Atatürk’ün evinin bombalandığı gibi asılsız bir haberi o gün İstanbul Ekspres gazetesinin kimin direktifiyle ve ne amaçla ortaya attığı bugüne kadar tartışılagelmiş konulardandır.

İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilanı edilmesine ve İçişleri bakanının istifa etmesine yol açan bu olaylar hakkında DP iktidarı döneminde; içinde Aziz Nesin’in de bulunduğu bir grup insan yargılanmış ancak beraat etmişlerdir. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra yapılan Yassıada Yargılamaları’nda; Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve dolayısıyla dönemin hükümeti 6-7 Eylül olaylarının müsebbibi olarak suçlu bulunmuş ve cezaya tabi tutulmuşlardır. Ancak dönemin siyasi havası göz önüne alındığından Yassıada Yargılamarı’nın adil ve objektif bir yargılama süreci olup olmadığı ve bundan dolayı, bu yargılamalarda alınan kararlar da bugün şüpheli konumdadır.

Kıbrıs Sorununda Yeni Çözüm Arayışları

Londra Konferansı Kıbrıs için hiçbir çözüm getirememiş, 6-7 Eylül olayları zaten mevcutta var olan gerilimi daha da artırmıştır. Bu gerilim en çok Kıbrıs’ın içinde hissediliyordu. EOKA giderek eylemlerini artırıyor; bu eylemlerde, özellikle son olaylardan sonra İngiliz yetkililerden çok Türk azınlığı hedef seçiyordu. Öte yandan Kıbrıs Türk toplumu da gerek kendi taleplerini dile getirmek; gerekse de Rumların girişeceği olası saldırgan hareketlere karşı kendilerini savunmak amacıyla siyasi düzlemde “Kıbrıs Türktür Partisi”ni Dr. Fazıl Küçük önderliğinde kurarken; silahlı mecrada da Türk Mukavemet Teşkilatı’nın öncülü olan “Volkan” örgütünü meydana getirmişlerdi.

Türk Mukavemet Teşkilatı veya Volkan örgütü salt Kıbrıs Türk toplumunun girişimleriyle meydana gelmedi; Türkiye meselenin ciddiyetinin farkına varmış ve sorunun giderek askeri alana kaydığını gözlemlemişlerdi. Nitekim TMT’nin kurulması ve teşkilatlanmasında Daniş Karabelen, Rıza Vuruşkan gibi Türk subayları Türkiye tarafından özellikle görevlendirilmiştir.

NATO’nun belki de en kritik bölgesinde bulunan iki ülkenin birbirine girmesinin SSCB’den başka kimseye yaramayacağını düşünen ABD’nin konuya müdahil olup iki ülkeye de sorunu çözmelerini telkin etmesi üzerine Kıbrıs konusunda çözüm arayışları tekrar hız kazandı. Birleşik Krallık daha önce taraflara önerdiği özerklik uygulamasını, diğer tarafların onayına ihtiyaç duymadan yürürlüğe koymaya karar verdi.

İngiltere işe, her seferinde uzlaşmaya uzak ve sorun yaratan imajıyla adadaki sorunların esas müsebbibi olarak değerlendirilen; Kıbrıs Rum toplumunun dini ve siyasi lideri görünümündeki Makarios’u adadan sürgün ederek Rumlar için önemli bir direniş simgesini yok etmeye çalışarak başladı.

Beklenenin aksine Makarios’un sürgün edilmesinden sonra EOKA örgütü eylemlerinin şiddetini daha da artırmaya başladı ve Makarios adaya dönene kadar hiçbir uzlaşıya yanaşmayacağını ilan etti. 19 Aralık 1956 yılında İngiliz Koloniler Bakanı, Kıbrıs sorununun çözümü için self-determinasyon yönteminin düşünüldüğünü belirtirken aynı zamanda taksimin (adanın bölünmesi) de üstünde durulması gereken bir opsiyon olduğunu belirtiyordu.

Türk hükümeti, o güne kadar savunduğu ancak her geçen gün daha da gerçekten uzaklaşan, statükonun devamı talebini bırakarak ilk defa İngiltere tarafından dillendirilen bu çözüm yolunu benimsedi. Türkiye için bundan sonra Kıbrıs sorununun çözümü taksimdi. Kamuoyunun da zamanla benimsediği bu çözüm yolu için sokaklarda “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganları yankılanmaya başlamıştı.

 

 

1957 yılında Yunanistan tarafından tekrar BM Genel Kurulu’na self-determinasyon talebiyle götürülen Kıbrıs sorunu hakkında BM’den çıkan karar, sorunun taraflarının oturup diyalog halinde bir çözüm yolu bulması şeklindeydi. İngiltere’nin de Kıbrıs’a yönelik görüşleri değişmekteydi, giderek daha fazla şiddet olayına sahne olan ve gerek güvenlik gerekse de ekonomik açıdan İngiltere’ye bir getirisi olmamaya başlayan Kıbrıs gözden düşüyordu. Bu gözden düşüşte 1957 yılında ilan edilen Eisenhower Doktrini ile Ortadoğu bölgesinde Batı Bloğu’nun temsilciliğini Amerika Birleşik Devletleri’nin Birleşik Krallık’a oranla daha çok üstlenmeye başlaması ve sonuç olarak Kıbrıs adasının eski stratejik önemini kaybetmesi birincil sebepti. Kıbrıs artık İngiltere için vazgeçilmez değildi, adada kendisine tahsis edilecek birkaç askeri üs bu saatten sonra Birleşik Krallık için yeterince tatmin edici olacaktı.

Kıbrıs, 1964. Fotoğraf: Don McCullin.

NATO sorunun çözümü için devreye girmiş ve Yunanistan ile Türkiye arasında arabuluculuk yapmaya çalışmış; 1958 yılı Kıbrıs’ta kurulacak yeni yönetimin niteliği üzerine yapılan tartışmalar ile geçmiştir.

Türkiye her ne kadar taksim tezini benimsemiş olsa da uluslararası siyasi havanın aniden değişmesi ve taksim tezinin diğer tarafların gözünden düşmesi neticesinde bu tezi görüşmelerde canlı tutmayı başaramamıştır. Bundan sonra Kıbrıs için konuşulan çözüm bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuydu.

Ortaya atılan pek çok plan, pek çok farklı tasarıdan sonra nihayette Türkiye ve Yunanistan 1959 yılında bağımsız; iki eşit toplumlu ve tüm tarafların garantisi altında bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması üzerinde bir prensip anlaşmasına varmışlardı. Oysa kurulacak yeni devlet ne tam anlamıyla bağımsız ne de gerçekten iki eşit toplumlu bir devlet olacaktı. Sorunun tüm taraflarını mutlu etmek için, hiçbir tarafını mutlu etmeyen bir çözümde uzlaşılmıştı.

Önce Zürih’te Yunan ve Türk hükümet temsilcilerinin uzlaşmalarıyla ortaya çıkarılan anlaşma; daha sonra İngiltere ile Kıbrıs’taki toplumların temsilcilerinin de onaylanması için Londra’da tekrar görüşüldü. Bu anlaşmanın detaylarına çok girilmeyecektir; ancak ana esası, iki toplum fertlerinin de anayasa önünde eşit vatandaşlar olduğu, yönetimde ve yargıda ise Rum toplumunun adadaki nüfus oranıyla doğru orantıda daha çok temsil edildiği. İkisinin de veto hakkı bulunmak üzere Rum bir Başkana ve Türk bir Başkan Yardımcısı’na sahip bir cumhuriyet olacağı kararlaştırılıyordu. Ayrıca garantörlük antlaşmasıyla birlikte adada kapasitesi belli olacak bir Yunan kuvveti bir de Türk kuvveti bulunacak ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasaya aykırı olarak hareket etmesi halinde bu garantör devletler birbirleriyle istişare edip adaya müdahale edebileceklerdi.

Anlaşmanın 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı için yasal zemin hazırlayan hükmü şu şekildedir:

“Bu antlaşmanın hükümlerine uygun davranılmaması durumunda, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere, bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gereken girişimler ya da önlemlere ilişkin birbirlerine danışmayı yükümlenirler. Ortak ya da anlaşarak davranmak mümkün olmadığı takdirde, garanti veren üç devletten herbiri, sadece bu antlaşma ile oluşturulan düzeni yeniden kurmak amacıyla harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.”

Böylece, Türkçe ve Yunanca’nın resmi dil olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti, Zürih ve Londra antlaşmalarının neticesinde, İngiliz parlamentosunun alıp, İngiltere kraliçesinin onayladığı kanunla 16 Ağustos 1960 günü bağımsızlığını ilan ediyordu.

Yeni Cumhuriyet, Eski Sorunlar

Kıbrıs adasının İngiltere’den bağımsızlığını kazanması; kısa süreli olarak adadaki gerilimi düşürse de uzun vadede sorunlara için bir çözüm olmadı. Kıbrıs’ın bağımsızlığının sorunları çözmemesinin nedeni; Kıbrıs meselesinin üç tarafının da Kıbrıs sorunun çözümü konusundaki tutumunun, Kıbrıs sorununu yapısal olarak değiştirmiş olmasıdır. Açıklamak gerekirse, Kıbrıs meselesi önce İngiltere’nin iç sorunu olarak, Kıbrıs toplumu ile İngiliz devletinin arasında ortaya çıkan bir problemdi. Sorunun ilk başlarında Türkiye’nin de “Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur” demesi ve bu sorunu yok görmesinin nedeni de esasen budur. İlerleyen yıllarda Yunanistan’ın sorunun taraflarından birisi haline gelmesi; hem sorunu bir devletin iç meselesi olmaktan çıkarmış hem de Kıbrıs toplumunun tamamıyla İngiltere arasındaki problemi, Rum toplumu ile İngiltere arasındaki bir mesele şekline getirmiştir.

Esas önemli değişim Türkiye’nin de sorunun taraflarından birisi olmasıyla meydana gelmiş, Rum toplumunun İngiltere ile arasındaki problem devam ederken bir de Kıbrıs Rum toplumu ile Kıbrıs Türk toplumu arasında ayrı bir iç problem başlamış, adadaki iki toplum birbiriyle çatışmalara varan bir karşıtlığa tutuşmuştur. Dolayısıyla Kıbrıs sorunu 1960 yılına geldiğimizde, çok boyutlu, birden fazla sorunun iç içe geçmesiyle ortaya çıkan bir sorun haline gelmiştir. İşte Kıbrıs adasının bağımsızlığı İngiltere’yi bu sorunlar yumağının içinden çıkarmasına rağmen adadaki Rum ve Türk toplumunun arasındaki kavgayı çözememiş, sorunun taraf ülkeleri Kıbrıs sorununu iyi analiz edememiş, sorunun ancak ilk haline çözüm bulabilmişlerdir. Durumun böyle olması haliyle Kıbrıs sorununu ilerleyen yıllarda tekrar gündem maddesi haline getirecektir.

1963 yılına gelindiğinde Türkiye siyasi yaşamında ciddi değişimler olmuş, 27 Mayıs askeri müdahalesi gerçekleşmiş, on yıllık politikaların mimarı olan bir parti kapanmış ve o politikaların devamını getirme görevi Türkiye’de ilk defa kurulan koalisyon hükümetlerine kalmıştır.

Adadaki görece barış ve sükunet döneminin sonunu getirecek gelişmeler yaşanmaya başlamış, Akdeniz’de siyasi ortam tekrar gerginleşmeye başlamıştır.

Olayların fitilini, artık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Başkan’ı konumundaki Makarios’un 4 Eylül 1962 tarihinde söylediği, “Elenizmin korkunç bir düşmanı olan Türk ırkının bir parçasını teşkil eden küçük Türk toplumu kovulmadıkça, EOKA kahramanlarının görevi hiçbir zaman bitmiş olmayacaktır.” sözleri ateşleyecektir. Bu yıl ayrıca adada, Türklere karşı sistematik bir yıldırma operasyonunun başladığı görülmektedir. Bu planlı baskı harekatı bugün “Akritas Planı” olarak da bilinmektedir. Kıbrıs’ta Rum yetkililer enosise fırsat buldukça vurgu yapıyor ve bu fikrin zihinlerde hep taze kalmasını amaçlıyorlardı. Bu sözlere tepki gösteren Türk yetkililer ise görmezden geliniyor, hükümette %30 oranında temsil edilen Türk kısmının yetkileri her geçen gün daha da kırpılmaya çalışılıyordu.

 

20/21 Aralık tarihinde, 1963 yılının noel döneminde olaylar patlak verdi. Türk bir kadının Rum polisle yaşadığı bir tartışma sonrası vurularak öldürülmesi adada iki toplum içinde de kitlesel bir infiale neden oldu. Uzun zamandır birbirine kinle bakan bu iki toplumun arasında biriken nefretin patlaması bu olayı takip eden saatlerde meydana geldi. İki toplumun birbirine karşı başlattığı saldırılar neticesinde büyük katliamlar meydana gelmiş, gelişmeler uluslararası kamuoyu ve özellikle Türkiye’de büyük yankı bulmuştu. Kıbrıs’taki bu küçük çaplı iç savaşın durması için diplomatik girişimlerde bulunan Türkiye, bu girişimlerin fiiliyata herhangi bir faydasının bulunmamasının da etkisiyle özellikle Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın ailesine yapılan katliamdan sonra harekete geçme kararı aldı. 25 Aralık 1963 günü adada garantörlük antlaşması kapsamında bulunan Türk Alayı garnizonlarından dışarı çıkarken Türk jetleri de ada sathında alçak uçuş icra ederek tabiri caizse Rum hükümetine ve uluslararası kamuoyuna gözdağı ve “garantörlük antlaşmasının gereğini yapmaya hazırız” mesajı veriyordu.

Türkiye’nin girişimleri kısa sürede sonuç vermiş, diğer garantör devletlerin de iştirakleriyle adada bir barış gücü meydana getirilmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkenti Lefkoşa, bugün “Yeşil Hat” olarak bilinen çizgi ile ikiye ayrılmıştır. İlerleyen zamanda bu barış gücü ve yeşil hat Birlemiş Milletler’in denetimine girecektir. Yine de adada gerilim tam anlamı ile dinmemiş, olaylar düşük yoğunluklu olarak devam etmiştir. 1964 yılı Kıbrıs için uluslararası alanda çözüm arayışlarıyla geçen bir yıl haline gelmişti. Kıbrıs sorununun uluslararası mahiyeti her zamankinden daha geniş ve daha kapsamlı hale gelmiş, garantör devletler arasında Kıbrıs’taki güvenliğin NATO kapsamındaki bir müşterek kuvvetle sağlanması fikrinin ortaya atılması SSCB’nin tepkisini çekmiş ve Kıbrıs adası Türkiye, İngiltere, Yunanistan üçgeninden çıkıp ABD ile SSCB’nin de ilgilenmeye başladığı küresel bir sorun halini almıştır. Bu süreç boyunca Türk hükümeti, garantörlük antlaşmasından kazandığı adaya müdahale etme hakkını gündemde tutmuş, bunu hem iç siyasette hem de dış siyasette çeşitli amaçlarla dile getirmiştir. ABD ise Türkiye’nin bu tutumundan rahatsız olmuş, NATO’nun doğu kanadında, bir Türk-Yunan savaşına dönebilecek her türlü gelişmeyi önlemeye çalışmıştır.

Türkiye harekat seçeneğini her zaman masada tutsa da aslında Türk Silahlı Kuvvetleri o yıllarda Kıbrıs adasına başarılı bir çıkarma yapmak için sağlıklı bir donanım ve teçhizata sahip değildi. Bu olanaksızlık durumunda girişilecek bir harekatın hayli fazla zayiat ile sonuçlanması ve hatta başarısızlık ile neticelenmesi gayet mümkün gözükmekteydi. Ahval böyle olsa da Türkiye, gerek Kıbrıs Rum cemiyetine; gerekse Yunanistan’a karşı kararlı ve caydırıcı bir duruş sergilemek için harekat opsiyonunu uluslararası kamuoyunda dillendirmeyi bir araç olarak görmekteydi.

ABD’nin daha önce belirtilen nedenler ile olası bir harekatı önleme çabaları 1964 Haziran’ında kritik bir seviyeye ulaştı.

Adadaki durumun Kıbrıs Türkleri lehine bir gelişme göstermemesi, katliam ve pogromların devam etmesi gibi nedenler Türkiye’nin sabrını taşırmış, İsmet İnönü hükümeti 1964 Haziran’ında Kıbrıs’a, tüm imkansızlıklara rağmen harekat düzenleme kararı almıştır -en azından bu kararı almış görünümü vermiştir-. Yapılması planlanan amfibi operasyondan önce bu harekat ile ABD büyükelçisine haber verilmek yoluyla ABD hükümeti bilgilendirilmiştir. Dönemin Birleşik Devletler Başkanı Johnson, yapılacağı duyurulan harekatı önlemek adına İsmet İnönü’ye hitaben ağır bir mektup yazarak araya girmiş ve Yunanistan Başbakanı ile Türkiye Başbakanı’nı Washington D.C’de görüşmeye davete etmiştir.

ABD’nin harekatı önlemek adına bir girişimde bulunacağı zaten herkesçe bekleniyordu ancak mektubun üslubu ve içeriği Türkiye’de bir hayal kırıklığı yaşatmış, mektubun tam içeriği yaklaşık iki sene boyunca kamuoyuna açıklanmasa da Türkiye’nin dış politikalarında görünen ABD’den uzaklaşma ve SSCB ile ilişkileri gözden geçirme hamleleri Türkiye’de Amerika’ya duyulan güvenin ciddi anlamda sarsıldığının en belirgin kanıtıydı.

ABD’nin ağır muhtırası Türkiye’yi bir çıkarma fikrinden caydırmış gibi görünse de sadece bir ay sonra adadaki durumlar daha da ciddileşmiş, çatışmalar özellikle Erenköy bölgesinde yoğunlaşmıştı. Erenköy o güne kadar TMT ile Türkiye arasında lojistik anlamda bağlantının kurulduğu bölgelerden bir tanesiydi. Bu bölgede Türklere karşı yapılan silahlı saldırıların ciddi anlamda bir çatışma haline dönüşmesi sonucu Türk Hava Kuvvetlerine bağlı jetler, bölgede önce ihtar uçuşları yapmış sonra da bombala görevi icra etmişlerdir. Bu bombalama harekatı Türk jetlerinin Kıbrıs semalarında ikinci uçuşu, ilk silahlı müdahalesiydi. Türk Hava Kuvvetleri’nin bu müdahalesinden sonra adadaki çatışmalar yoğunluğunu kaybetme eğilimine girecektir.

Makarios ve Rauf Denktaş.

Değişen Yönetimler, Değişen Dengeler

1964 yılından sonraki birkaç sene gerilim yönünden nispeten durgun geçse de yaşanan gelişmeler önemsiz değildi. 1965 yılında Türkiye’de hükümet değişmiş, Süleyman Demirel önderliğinde, Demokrat Parti’nin mirasçısı olma iddiasıyla yola çıkan Adalet Partisi iktidara gelmişti. Kıbrıs’ta Makarios, eski tavrının aksine Yunanistan’a koşulsuz bağlılık beslemiyor hatta seneler önce övgüler düzdüğü EOKA’ya karşı çıkıyor, örgütün lideri Grivas’ı adadan kovuyordu. Makarios, bağımsız bir cumhuriyetin başkanı olarak üstündeki Yunan nüfuzunu kırmak için yaptığı bu hareket hem Türkiye’de hem de Yunanistan’a şaşkınlıkla karşılanıyordu. En kritik değişim ise Yunanistan’da yaşanmış, siyasi açıdan bir süredir istikrarsız yönetimler sarmalıyla boğuşan Yunanistan Nisan 1967’de bir askeri müdahale ile, bugün “Albaylar Cuntası” olarak da bildiğimiz yönetimin kontrolü altına girmiştir.

Yeni yönetimler Kıbrıs konusunda yeni politikalar oluşturma potansiyeline sahiptiler, bu olası politikalar konusunda birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmak ve belki de geçmişte yapılanların sorumluluğunu taşımayan hükümetler olarak gerek Türk-Yunan ilişkilerinde gerekse de Kıbrıs adası üzerindeki konuda beyaz bir sayfa açabilmek umuduyla birtakım görüşmeler düzenlediler. Dedeağaç’ta yapılan görüşmeler sırasında iki hükümet de kısa süre içinde karşı taraftan beklediği karşılığı göremeyeceğini anlamıştı. İki tarafın da beklentileri ve talepleri farklıydı ve uzlaşmak da kolay gözükmüyordu, nitekim o günden sonra ortaya çıkacak yeni gelişmeler zaten az olan uzlaşma ihtimalini tamamen yok edecek mahiyetteydi.

1964 tarihinde düzenlenen Londra Konferansı’na gitmek için adadan ayrıldıktan sonra adaya girişi yasaklanan ve bir nevi sınır dışı edilen Rauf Denktaş 1967 yılında Kıbrıs’a kaçak olarak girmeye çalışırken Rum polisler tarafından yakalandı.

Bu olay yeni bir krizin kapısını aralıyordu. Bu durum karşısında zora düşen Makarios, Yunanistan ile arasının bozulmasından beri Kıbrıs Türk toplumu ve dolayısıyla Türkiye ile ilişkilerinde daha dikkatli olmaya çalışıyordu. Artık en güçlü destekçisi Yunanistan’ın da kendisine karşı konumlanması onun hareket kabiliyetini önemli ölçüde kısıtlamış vaziyetteydi. Şunu belirtmek gerekir ki Yunanistan Kıbrıs Rum toplumunun davasına sırtını dönmemiş, ilişkilerde yaşanan bozulma ideolojik düzlemde değil şahıs bazında Makarios’un şahsına yönelik olarak gerçekleşmiştir. Yunanistan’da bulunan yeni rejim enosis fikrine kapıyı kapatmış değil ve hatta bu konuda Makarios’tan bile daha alevli çıkışlar yapabilecek potansiyeldeydi.

Bu durum içerisinde Rauf Denktaş’ın Türkiye’ye iade edilmesi kararı alındı. Madalyonun diğer yüzünde de durumlar pek iyi değildi, Kıbrıs Türk cemiyetinin Türkiye üzerindeki baskıları artık basit tepkiler olmaktan çıkıp kitlesel başkaldırılara dönmüş, Lefkoşa’daki Türkiye Büyükelçiliği önünde protestolar düzenlenmeye başlanmıştı. Kıbrıs Türkleri Türkiye’nin önceki yıllardan beri süregelen pasifist politikalarından ve kendilerine yapılan baskılara nihai bir çözüm getirememesinden şikayetçiydi.

Ankara’ya dönen Rauf Denktaş’ın açıklamaları da bu tepkilerin nedenini anlatmak istercesineydi. Denktaş, “Kıbrıs Yunan işgalindedir. Askeri anlamda Enosis olmuştur… Bugün Ada’nın askeri güvenliğinden Yunanistan sorumludur. Ada’daki Rum Milli Muhafız askerleri dahi Yunanistan Genelkurmayına bağlı, Kıbrıs’a sürekli Yunanistan göçmenleri yerleştiriliyor. Yunanistan Ada’yı işgal etmiştir. Bu açık, Ada Yunanistan işgalindedir. Sadece (Enosis oldu) diye açıklamaya kalmıştır. Adı konmadan Enosis olmuştur.” İfadelerini kullanıyordu. Bu açıklamanın üzerinden çok geçmeden, 15 Kasım 1967 tarihinde Rum milislerinin, Makarios ile arası bozuk olan Grivas önderliğinde Boğaziçi ve Geçitkale adlı Türk köylerini istila etmesi gerilimi tırmanmasında dönüm noktalarından birisiydi. Türk uçakları bir kez daha Kıbrıs adasının üzerinde alçak uçuşlar icra ediyordu.

Türkiye’nin konuya tepkisi bununla da kalmamış ve fiili olarak adaya müdahale etmek için başka opsiyonların arayışına da girmiştir.

Süleyman Demirel bu bağlamda TSK komuta kademesiyle görüşmeler gerçekleştirmiş ve ordunun durumu hakkında bilgi edinmiştir. Ordunun durumu, üç sene önce 1964 yılında İnönü’ye bildirilenden farklı değildi, sağlıklı bir çıkarma harekatı için gerekli donanım ve teçhizat hala mevcut değildi. Tüm imkansızlıklara rağmen çıkarma yapmak üzere harekete geçen Türkiye’yi yine ABD başkanı Johnson ama bu sefer daha yumuşak, daha arabulucu bir tavırla önlüyor, Türkiye’nin Yunanistan’a bildirdiği, Milli Muhafız Birliği’nin dağıtılması ve illegal biçimde adada konuşlu Yunan askerlerinin adadan çekilmesi, Grivas’ın adadaki faaliyetlerine son verilmesi ve Türk yerleşim yerlerinin kendi güvenliklerini kendilerinin sağlaması gibi taleplerini Yunanistan’a da kabul ettiriyordu. Böylece harekatı yapmakla amaçladığı kazanımları elde etmiş olan Türkiye bir kez daha Kıbrıs’a askeri operasyon düzenlemekten vazgeçiyordu.

ABD’nin bu olayda Türkiye’nin yanında olmasının sebepleri arasında daha önce Johnson Mektubu ile kaybettiği güveni tekrar sağlamak ve Türkiye’nin dış politikada SSCB’ye yakınlaşmasının önüne geçmek olduğu fikirleri de mevcuttur. Bunun yanında Türkiye’nin talepleri bu sefer Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı Makarios’un da onayladığı ve desteklediği taleplerdi, Yunan askerinin adadan çıkarılması ve Grivas’ın faaliyetlerine son vermesi ada yönetiminin de arzuladığı gelişmelerdi.

Bu dönemde değinilmesi gereken gelişmelerden birisi de Kıbrıs Türk toplumunun “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi” adı altında bir siyasi oluşumu meydana getirerek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir Federasyon şeklini almasını de jure(hukuki) olmasa da de facto(fiili) olarak sağlamış olmalarıydı. Başkanı Dr. Fazıl Küçük, başkan yardımcısı da Rauf Denktaş olan bu oluşum ilerleyen yıllarda kurulacak Kıbrıs Türk cumhuriyetlerinin temeli ve öncülü mahiyetinde olması nedeniyle önemlidir. Bu yönetim Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasına bağlı ve isminde de belirtildiği üzere geçici bir yönetimdi. Başlangıçta ifade edilen bu geçicilik niteliği 1971 yılında, yürütülen görüşmelerden bir sonuç çıkmaması sonucunda kaldırılmış ve yönetimin sürekliliği amaçlanmıştır.

Atilla Harekatı’na Giden Yol

Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı, eski Başpsikopos III. Makarios, bir konuşmasında EOKA-B adlı bir örgütten bahsediyordu. Eskiden EOKA olarak bilinen örgüt Kıbrıs adasında, önce Birleşik Krallık, daha sonra da Türkiye ve Türk azınlığa karşı yürüttüğü faaliyetler ile enosis ülküsünü gerçekleştirmeye çalışan ve Makarios tarafından da çokça kez desteklenmiş bir örgüttü. Makarios’un EOKA-B adlı bir örgüt adını dillendirmesinin nedeni ise ilgili örgütün faaliyetlerinin değişik doğrultulara sapmış ve Makarios’un kontrolünün dışında hatta Makarios’a karşı Yunanistan’daki cunta rejiminin güdümünde eylemlere başlamış olmasıydı. Makarios’un kurulmasından itibaren desteklediği, tabiri caizse besleyip büyüttüğü EOKA örgütü, Makarios’un bağımsız bir cumhuriyetin lideri olarak başka ülkelerin nüfuzunu reddetmesi ve Yunanistan ile ilişkilerinin bozulmasından sonra bu kez kendisine dönmüştü. Öyle ki, yıllar önce kahraman ilan edilen EOKA, yasadışı bir örgüt haline gelmiş ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmi polis teşkilatı ile EOKA örgütü arasında çatışmalar başlamıştı. Kıbrıs’ta Türkler ile Rumlar arasındaki çatışmalar durulurken bu sefer de adeta bir Rum iç savaşı çıkmıştı.

15 Temmuz 1974 tarihi bu mücadelenin bir dönüm noktası olurken Türkiye’nin Kıbrıs’a karşı tahammülkar tutumunun da kırılma noktası oluyordu.

EOKA-B örgütü 15 Temmuz günü gerçekleştirdikleri bir silahlı darbe ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimi ele alıyor ve bununla kalmayarak “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti”ni ilan ederek enosisi oldu bittiye getirmeye çalışıyorlardı. Bir başka bakış açısı ile, Yunanistan’da darbeyle hükümete gelenler Kıbrıs’ı da darbeyle yola getirmeye karar vermişlerdi. Türkiye’nin bu olay karşısında takındığı tutumu Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na yollanan mesajdan anlamak mümkün. “… Bu durum karşısında, Türkiye Hükümeti, Ada’da bozulmuş olan dengenin iadesi ve Türk toplumumun hak ve çıkarlarıyla can ve mal güvenliğinin korunması ve Kıbrıs’ın fiilen ihlal edilmiş bağımsızlığının iadesi için, garantör devlet olarak, kendine düşen görevi gene bir garantör devlet olarak Birleşik Krallık hükümetiyle birlikte istişare ederek tespit zorunluğunu duymaktadır.”

Dönemin başbakanı Bülent Ecevit 17 Temmuz 1974’de Londra’ya gitmiş ve İngiltere başbakanına “Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale hakkını diğer garantör devlet olan İngiltere ile kullanmak istiyoruz. Kıbrıs’taki statünün yeniden kurulması için gerekli tedbirlerin alınmasını talep ediyoruz” ifadelerini kullanarak Türkiye’nin niyetini tekrar belirtmiştir. Türkiye’nin İngiltere ile birlikte garantörlük hakkını kullanması girişimleri başarısız olunca, Türkiye olayın üstünden zaman geçerek yaşananların gerçekten de bir oldubittiye dönüşmemesi için Garantörlük Antlaşması’nın 4.maddesinin de verdiği hakla Kıbrıs adasına askeri müdahale kararı almıştır.

Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan.

1964 ve 1967 tarihlerinde teşebbüs edilen ancak imkansızlıklar ve dış müdahaleler neticesinde vazgeçilen çıkarma için ilk teşebbüsten on yıl sonra tekrar kollar sıvandı.

Türk Silahlı Kuvvetleri özellikle 1967 yılındaki harekat teşebbüsünden sonra kendi teçhizat ve donanımını olası bir amfibi harekata göre geliştirmiş ve bu doğrultuda gerekli araç ve gereçler temin edilmeye başlanmıştı. Nitekim 1974 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri bir çıkarma operasyonu için çok daha donanımlı ve hazır durumdaydı. Öte yandan siyasi durumda da Bülent Ecevit liderliğindeki CHP ile Necmettin Erbakan liderliğindeki MSP’nin Kıbrıs konusundaki tutumları ve ABD’nin isteklerine boyun eğmeyen duruşları, adaya bir müdahale yapılması için uygun koşulları oluşturmuştur. Milli Güvenlik Kurulu’nun konuyla ilgili ilk açıklaması da “Bu bir Yunan müdahalesidir. Adadaki anayasal düzen yıkılmış, gayrimeşru bir askeri yönetim kurulmuştur. Türkiye bunu antlaşmaların ve garantilerin ihlali saymaktadır.” şeklinde olmuştur.

Dönülmez Akşamın Ufku : 20 Temmuz ve Sonrası

 

“Şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri ve Ulusu Mesajımın yayınlandığı şu anda, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, milletinin emrinde ve O’nun yüce varlığından aldığı güçle, devletlerarası andlaşmaların kendisine tanıdığı haklara dayanarak, Kıbrıs’ta ve bölgede barışı sağlamak, yavru vatanda yaşayan ırkdaşlarımızın güvenliğini sağlamak maksadıyla birleşik bir harekâtta bulunmaktadır. Türk’ün kahramanlığını ve barışseverliğini bir kere daha cihana ispat eden Silahlı Kuvvetlerimiz, bu hareketimizde, şanlı tarihimize ve insanlığa unutulmayacak bir sayfa açmaktadır. Kahraman Türk milletinin yıllarca bu barışı gerçekleştirmek yönünden gösterdiği metanet de ayrı bir övgüdür. Yüce Türk ulusu zafer haberlerinizi beklemektedir. Tarihimiz ve ulu atamıza layık olacağınıza inancım sonsuzdur.”

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar, harekatın başladığı gün bu mesajı kamuoyuyla paylaşmıştı. Tüm diplomatik teşebbüslerin neticesiz kalması sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri, Atilla Harekatı kod adıyla Kıbrıs Barış Harekatı’nı başlatmış, 20 Temmuz günü, daha önceden hazırlıklarını tamamlayan gemiler Mersin’den yola çıkıp Kıbrıs açıklarına doğru yol almıştı. Çıkarma harekatı TSK’daki üç büyük kuvvetin (K.K.K, Hv.K.K, Dz.K.K) işbirliği ve eşgüdümüyle yapılması gereken kompleks bir taarruz türüydü.

Türk paraşütçüler adaya iniyor. Görsel: AFP.

Paraşütçüler hava indirmesini 6:05’te Lefkoşa civarında Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nın güvenliğini sağlamakla görevlendirildiği bölgelere yapılırken çıkarma ise daha geç bir saatte Girne yakınlarındaki Yavuz Çıkarma Plajına yapıldı. TSK’nın planı Kıbrıs’ın iki kritik noktasında kendisine bir cep oluşturan bu iki ayrı birliğin birleşerek tek bir cep halindeki bölgeyi kontrolü altına almasıydı. Askeri harekat, bu yazının ana konusundan sapmamak için daha detaylı incelenmeyecektir.

20 Temmuz günü başlayan operasyon; Yunanistan’da isyanlar çıkmasına ve Kıbrıs’ta yapılan darbenin başarısız olduğu kanaatinin yaygınlaşmasına neden oluyordu.

Bu durum içinde Birleşmiş Milletler’den tüm taraflara ateşkes çağrısı yapıldı. 15 Temmuz ve sonrası süreçte Türkiye hem SSCB’nin hem de kısmi olarak ABD’nin desteğini yanına almıştı. SSCB Türkiye’yi destekliyordu çünkü, Bağlantısızlar Hareketi’nin bir parçası olan Kıbrıs, eğer Yunanistan’ın arkasında olduğu bir darbeyle enosise giden yola girerse bu adanın kısa süre sonra NATO’ya dahil olacağı anlamına geliyordu.

SSCB Ortadoğu’da zaten hızla değişen dengelerin aleyhine bir gelişim göstermesini önlemek için adada statükodan yanaydı. ABD ise Yunanistan’ın yaptıklarının hukuk dışı olduğunun farkındaydı ve meydana gelen gelişmelerin kısa vadede bir Türk-Yunan karşıtlığına yol açarak NATO’nun en kritik bölgesi olan doğu kanadında daha da büyüyen bir çatlağa dönüşmesini istemiyordu. İşte Türkiye arkasındaki bu desteği kaybetmemek için saldırgan bir imaj yaratmamak amacıyla, Yunanistan ve Kıbrıs’taki durumun da olayı artık masaya taşımaya uygun hale getirdiğini düşünerek ateşkesi kabul etti. Bir dipnot olarak belirtilmelidir ki ateşkes Türkiye tarafından kontrol edildiği zaman adada ayrı bölgelerde bulunan Türk kuvvetleri henüz planlanan birleşmeyi gerçekleştirememişti. Birleşme ateşkes süresi içinde gerçekleştirilmiştir. Bu birleşme, daha sonradan başlayacak ikinci harekatın sıhhati için kritik bir öneme haizdi.

Sevkiyat.

23 Temmuz günü Yunanistan’da askeri idare oy çoğunluğu ile yönetimi sivillere bırakma kararı aldı. Yunanistan’da 1967 yılında başlayan cunta idaresi, yedi yıl sonra 1974 tarihinde böylece son buldu. Ertesi gün, 24 Temmuz’da bir başka darbeci, EOKA-B örgütünün, Grivas’ın ölümünden sonra önderi olan ve Kıbrıs’taki hukuk dışı silahlı müdahalenin lideri Nikos Sampson, Başkanlık koltuğunu Kıbrıs Temsilciler Meclisi Başkanı olan Glafkos Kliridis’e vekaleten bıraktı. Yunanistan ve Kıbrıs’ta krizi başlatan hükümetler düşünce, geciktirmeden, 25 Temmuz günü BM çatısı altında taraflar İsviçre’nin Cenevre kentinde diplomatik görüşmelere başladı. Türkiye’nin görüşmelerde talepleri belliydi, Kıbrıs Cumhuriyeti resmen bir Federasyon olacak ve Kıbrıs Türkleri kendi polis gücünü teşkil etme hakkına sahip olacaktı. Yunanistan temsilcilerinin tutumu ise bu konuları sağlıklı bir şekilde görüşmeyi ve kısa sürede çözüme varmayı kolaylaştırmıyordu.

Hatırlatmak gerekir ki Kıbrıs’ta Türklerin bulunduğu bölgeler dağınık kantonlar şeklindeydi, bugünkü haritanın aksine Türkler adanın pek çok yerinde dağınık şekilde ve nispeten küçük alanlarda mevcuttular.

Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ateşkese kadar kontrolünü elde ettiği alan zaten hayli dar bir cep halindeyken, adadaki Türk toplumlarını korumayı başarmaktan çok uzaktı. Türkiye, görüşmelerin uzadığı her saatin Kıbrıs’taki Türk toplumunun güvenliğini daha da azalttığının bilinci ve baskısı içindeydi. Vaziyet böyle olsa da Türkiye masaya oturma ilkelerinden neredeyse taviz vermeden, isteklerini 30 Temmuz gününde diğer taraflara kabul ettirmeyi başarmıştı.

Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında Cenevre Protokolü adıyla bilinen protokol o gün imzalandı. Türkiye tarafı isteklerini kabul ettirdiği hissindeyken üç taraf da daha detaylı görüşmeler için Kıbrıs toplumlarının temsilcilerinin de katılacağı görüşmeler için 8 Ağustos tarihini belirledi. Cenevre’de bunlar olurken Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde Kıbrıs’ta bulunan kuvvetler birleşmelerini tamamlamış olsalar da kontrol ettikleri alan hala çok sınırlı ve kendini savunma kapasiteleri yetersizdi, Türkiye her ihtimali düşünmek zorundaydı.

Ayşe Tatile Çıksın

8 Ağustos’ta başlayan İkinci Cenevre Konferansı adadaki siyasi yönetimin yeni şekli hakkında daha kesin kararlar almak hedefindeydi, yirmi yıldır Türkiye’nin gündeminde aktif olarak kendisine yer bulan Kıbrıs meselesi, ya burada masada diplomatik yöntemlerle çözülecek ya da çözüm için başka yollar benimsenecekti. Türk tarafının ilk olarak önerisi Kıbrıs adasının kuzeyinde, adanın yüzölçümünün %33’üne denk gelen (demografik yapıyla doğru orantılı, Türk toplumunun toplam nüfusa orantısına paralel bir oran) bir bölgenin Kıbrıs Türk Federe Devleti haline getirilmesi ve Kıbrıs’ta resmi olarak üniter devlet modelinin terk edilerek federal devlet modeline geçilmesiydi. Bu teklifin tartışılması sürecinde ortaya yeni bir çözüm önerisi çıktı. Kanton bazlı özerk yönetim şeklinde tarif edilebilecek bu çözüm, yine adanın %33’üne denk gelen bölgeyi özerk Türk yönetimi idaresine bırakmayı planlıyor ancak bu bölgeler birbirinden ayrı, adanın çeşitli bölgelerine dağılmış ve toprak bütünlüğü olmayacak şekilde kalıyordu.

Kıbrıs’taki Türk askerleri, 1974.
Not: Fotoğrafı renklendiren kişinin kim olduğunu bulamadık, eğer yazıyı okuduysa ve bizimle iletişime geçerse eklemeyi gerçekleştirebiliriz.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üniter yapısının değişmemesinde direten Yunanistan ve Rum tarafı görüşmeler kilitlenme noktasına geldiğinde, kanton bazlı özerk yönetim teklifini değerlendirmek amacıyla 36 saat süre talep ettiler. 36 saat düşünmek için çok uzun bir süreydi ve Türk tarafı müspet bir sonuç çıkacağı izleniminde değildi. Temsilcilerimize göre, karşı tarafın tam yetkiyle donatılmış diplomatlarının istediği bu süre bir oyalama taktiğinden başka bir şey değildi. Türkiye adadaki gerilimin soğumasını ve uluslararası konjonktürün askeri harekatın devamı için namüsait bir hale gelmesini göze alamazdı. 14 Ağustos günü İkinci Cenevre Konferansı, bir sonuca ulaşılamadan, başarısızlıkla sonlandırıldı.

Cenevre’de bulunan temsilcilerimizden Dışişleri Bakanımız Turan Güneş’in Bülent Ecevit’e söylediği bu parola ile, “Ayşe Tatile Çıksın” sözleriyle başladı ikinci harekat.

14 Ağustos günü başlayan ikinci askeri harekat ile birlikte Türkiye’nin Kıbrıs politikalarını gerçekleştirmekte kullandığı yöntem de değişmiş, Türkiye masa başında kabul olunmayan taleplerini askeri gücüyle karşı tarafa dayatma tutumunu seçmişti. Fiiliyata geçirilecek talep, Cenevre konferansının en başında Türk tarafının ortaya koyduğu, adanın kuzeyinde toplam yüzölçümünün %33’ünü oluşturan bir bölgenin Kıbrıs Türk Federe Devleti haline getirilmesi talebiydi.

Türk Silahlı Kuvvetleri, iki gün içinde, daha önceden “Atilla Hattı” olarak isimlendirilmiş ve Türkiye’nin talepleriyle paralel olan hayali sınıra ulaşmış hatta 16 Ağustos’a gelindiğinde planlanan hattın daha da güneyindeki bazı yerleşim yerlerini de kontrolüne almıştı. Türkiye’nin bu ikinci harekat girişimi uluslararası kamuoyunda çok ağır tepkilere maruz kaldı. İlk harekat garantörlük antlaşmalarından doğan meşru müdahalesi olarak görünürken ikinci harekat ise Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı bir işgal girişimi olduğu iddia ediliyordu. Bu iddianın sahipleri, Garantörlük Antlaşması’nın sadece mevcut anayasal düzeni tesis etmek amacıyla kullanılabileceğini, Türkiye’nin ikinci harekatla birlikte Garantörlük Antlaşması’nın kapsamı dışına çıkarak anayasal düzen üzerinde bir değişimi dayattığını öne sürüyordu. Türkiye ise 30 Temmuz’da Birinci Cenevre Konferansı sonucunda imzalanan Cenevre Protokolü’nde tarafların iki toplumlu ve iki özerk bölgeli federasyon yönetimini kabul ettiğini, dolayısıyla mevcut anayasanın değiştiğini ve Garantörlük Antlaşması’nda yazdığı gibi, anayasal düzeni tesis etmek için müdahale ettiğini savunuyordu.

Harekat Sonrası Dönem

Türkiye, Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra; ABD’nin karşı çıkmasına rağmen haşhaş ekimine izin vermesinin de etkisiyle ağır bir ambargoya tabii tutulmuş haldeydi. Türkiye, Kıbrıs’ta bulunan soydaşlarının güvenliğini sağlamanın bedeli olarak ağır ekonomik yaptırımları göğüslemek zorunda kalıyordu. Kıbrıs’ta ise iki toplum arasında ufak çaplı görüşmeler meydana gelse de bunlar beyhude çabalar olarak kalmakta, herhangi bir sonuca ulaşılamamaktaydı. Bu sonuçsuzluk silsilesi üzerine 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti resmi olarak kuruldu. Bu devlet 1960’taki Londra ve Zürih antlaşmalarına bağlı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden başka bir devlete bağlanma çözümüne karşı olan ve Federe bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin parçası olma amacını güden yeni bir oluşumdu. Başında, Kıbrıs Türk cemiyetinin uzun yıllar önderliğini yapmış iki isimden birisi olan Rauf Denktaş bulunmaktaydı.

Bu tarihten sonra pek çok görüşme tekrar tekrar yapıldı; Rauf Denktaş ile Kıbrıs Cumhuriyeti başkanı sıfatına sahip Makarios diyalog içinde olmaya devam etti. Ne var ki hiçbir girişim, hiçbir öneri; iki toplumun da arzuladığı ve iki cemiyetin de içine sinen bir çözüm ortaya koymayı başaramadı. 1983 yılına gelindiğine Rauf Denktaş; Rum mevkidaşlarına hitaben “Ya eşit olarak haklarımızı tanırsınız ya da bağımsız Türk devletinin elini sıkarsınız.” sözlerini sarf ederken ciddiydi. Nitekim 1983 yılının Kasım ayında Kıbrıs Türk Federe Devleti kendi kendisini feshederek; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan edip bağımsızlığını kazandı. Bu yeni bağımsız cumhuriyeti, Türkiye ile birlikte başka birkaç ülke daha tanıdıysa da, uluslararası baskılar neticesinde Türkiye dışındaki tüm ülkeler tanıma kararını geri aldılar. Bugün hala KKTC’yi resmi olarak tanıyan tek ülke Türkiye’dir.

Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs Sorunu nedeni ile bozulan ilişkiler bir daha asla eski dostane seviyesine dönemedi.

Aksine iki ülke arasındaki kriz Kıta Sahanlığı, Karasuları ve Ege adaları gibi sorunlar neticesinde giderek daha da derinleşti. Yunanistan uluslararası antlaşmalara aykırı olarak Ege denizindeki adalarını silahlandırırken Türkiye ise Yunanistan’dan gelebilecek tehditlere karşı, NATO oluşumunun dışında olan “Ege Ordusu” isimli orduyu 1974 yılında kurmuştu. Aynı yıl Yunanistan da NATO’nun askeri kanadından ayılacaktır. 1980’li yıllarda, Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla tekrar NATO’nun askeri kanadına dahil olmuşlardır. Bağımsızlıktan sonra dahi pek çok kez adada tekrar tek devletli bir yapıya dönülmesi için çözüm denemeleri (Annan Planı gibi) yapıldıysa da adanın iki devletli yapısı bugün hala sürmektedir.

KAYNAKÇA VE İLERİ OKUMALAR

UÇAROL, Rıfat. Siyasi Tarih. İstanbul: Filiz Kitabevi, 1995.
ORAN, Baskın (Ed.). Türk Dış Politikası Cilt I: 1919-1980. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.
TARAKÇI, Mustafa. Kıbrıs Barış Harekatı. İstanbul: Hiperlink Yayınları, 2010.
EROĞLU, Hamza. “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Yaratan Süreç ve Son Gelişmeler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 54 (2002): 735-793.
GÜLEN, Ahmet. “İnönü Hükümetleri’nin Kıbrıs Politikası (1961-1965)”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 50 (2012): 389-428.
YÜKSEL, Dilek YİĞİT. “Kıbrıs Türk Milli Mücadelesi”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, VIII/18-19 (2009): 161-184.
IRKIÇATAL, Eftal. “İngiliz Belgelerine Göre Kıbrıs Meselesinde Taksim Fikrinin Ortaya Çıkması Ve İngiltere’nin Çifte Self Determinasyon Teklifi.” History Studies. (2012): 195-212.
DERMAN, Giray SAYNUR, ve Vefa KURBAN. “Kıbrıs Sorununun Türk Dış Politikasına Etkisi ve ABD-SSCB İle İlişkiler”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XVI/33 (2016): 455-484.

Tarih-i Kadim bünyesinde bir dönem yazarlık yapmış ancak belirli sebeplerden dolayı aramızdan ayrılmak zorunda kalan değerli yazarlarımızın, emeklerinin saklandığı arşiv bölümü.

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Bir yorum yazın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla: Cumhuriyet Tarihi