Connect with us

Makale

Viyana Kongresi: Yeni Bir Düzen

Viyana Kongresi: Yeni Bir Düzen

Okuma Süresi: 10 dakika

Bu yazı Kaan Budak tarafından hazırlanmıştır.

Viyana Kongresi, İngiltere’de baş gösterip Amerika’da zirve yapan “Liberalizm” ve Fransız İhtilali ile dünyayı derinden etkileyecek olan “Milliyetçilik” akımlarına; Avrupa’nın eski, muhafazakar monarşilerinin bir karşı koyma ve ihtilalin ardından Napolyon ile birlikte alt üst olan Avrupa düzeninin yeniden tesis edilme çabasıdır. Viyana Kongresi ile kurulan düzen XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar işlemiş, Birinci Dünya Savaşı çıkana kadar da dünya siyasetinin genel hatlarını belirlemiştir. Viyana Kongresini iyi analiz etmek; bu nedenlerden dolayı Birinci Dünya Savaşı’na kadar, hatta bir nebze İkinci Dünya Savaşı’na kadar Avrupa siyasetine doğru açılardan bakmayı kolaylaştırıcı bir araç olacaktır. Viyana Kongresini anlayabilmek için ise ondan önce Avrupa’daki kritik gelişmeleri bilmek zaruridir.

Liberalizm ilk olarak, Kıta Avrupası’nın aksine -kökü Magna Carta’ya dayanacak şekilde- monarkların yetkilerinin kısıtlandığı İngiltere’de kendisini göstermiştir. Sanayi Devrimi’nin ilk adımlarından olan Buhar Makinası’nın bulunduğu İngiltere dolayısıyla üretimin arttığı ve ticaret hacminin de aynı paralelde yükseldiği bir ülke haline gelmiş, Adam Smith gibi fikir adamları Liberal düşüncenin temellerini ortaya çıkarmıştır. Başta İngiltere ile sınırlı kalan bu ideolojinin etkileri Amerikan Devrimi ve Bağımsız ABD’nin kuruluşuyla herhangi bir ülkenin gündelik siyasetini etkileyecek bir ideoloji olmaktan çıkıp; üstüne bir devletin temellerinin atılacağı büyük bir dünya görüşü haline gelmiştir. Üstelik bu yeni ideoloji herhangi bir ırk, sınıf ve ya devlet ayırt etmeksizin sadece doğrudan bireyin haklarını savunmasından dolayı tüm dünya tarafından kabul edilebilir bir düşünceydi. Nitekim dünyaya yayılışı da oldukça hızlı cereyan edecektir.

Liberalizm Kıta Avrupası’nda ilk olarak Fransa’da köklü değişikliklere yol açtı. Monarkların aşırılıkları, dikkatsizce yürütülen dış politika, hukuki düzenin sağlamlaştırılmamış olması gibi etmenler yarattığı istikrarsız ortamla; özellikle son yüzyılda büyüyüp zenginleşen tüccarların ya da başka deyişle burjuva sınıfının istemeyeceği şeylerdi. Temel olarak bu sınıfın istediği şey İngiltere’deki gibi bir anayasa ve monarkların yetkilerinin sınırlandırılarak başka kurumlarla paylaşılmasıydı. Burjuvazi’nin bu artan yönetime dahil olma talebi özellikle Amerikan Bağımsızlık savaşı sırasında Fransa’nın ABD’ye destek vermek için kendisini zor bir duruma sokmasıyla birlikte artık patlama noktasına ulaşmış; köylü ve işçi sınıflarının da desteğiyle burjuvazi 14 Temmuz 1789 günü Bastille Hapishanesi baskınıyla Fransız İhtilali’nin büyük adımını atmış oldu. Bundan yaklaşık bir ay sonra yayınlanacak olan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”; Fransa’ya diğer hiç bir Avrupa devletinde henüz olmayan “Eşit Yurttaşlık” ilkesini kazandırmış ve artık liberal düşüncenin evrenselliğini tüm gerçekliğiyle Avrupa’nın gündemine oturtmuştur.

Bir diğer önemli akım olan milliyetçilik ise Fransız İhtilali’nin sonucunda ortaya çıkacaktır. Meşru yönetimin monarklara ve hanedanlara dayandırılması yerine halka dayandırılarak ulusal egemenlik düşüncesinin ve “ulus-devlet” modelinin Avrupa tarihini çok kısa zamanda çok derinden etkilediği malumdur. Tabii neredeyse her devrim gibi Fransız Devrimi de kendisinden beklenen ve vaad ettiği ütopyayı sağlamak bir yana, kısa vadede ülkede oldukça katı ve istikrarsız bir duruma yol açtı. Baskıcı bir yönetim, artırılmayan özgürlükler, köylü ve işçi sınıfının düzenlenmeyen hakları gibi bir çok mesele devrim sonrası dönemin en büyük meseleleri haline geldi.

Fransa’da yaşanan bu gelişmeler haliyle sadece Fransa ile sınırlı kalmadı. Ortaya çıkan yeni akımlar hızla tüm Avrupa burjuvasında onaylanmaya ve benimsenmeye başladı. Öyle ki bu olay, gelişmeleri takip eden ve kendi ülkelerinde yönetimi hala ellerinde tutan soyluları bile tedirgin etti. İhtilal senaryosunun ve XVI. Louis’in yaşadıklarının kendi başlarına gelmesini istemeyen Avrupa soyluları duruma, henüz kontrol edilebilir derecedeyken el atma gereği duydular. Tüm bu ahval önce Fransız Devrim Savaşları’na daha sonra Napolyon Savaşları’na yol açacak sürecin zeminini hazırlayan nedenler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fransa’nın diğer ülkelere göre önemli avantajları vardı. Uygulanan eşit yurttaşlık ilkesi ile eskiden vergiden muaf tutulan soylu kesimin artık her vatandaş gibi vergi vererek bütçeye muazzam katkı sağlaması bu avantajlardan biridir. Savaş alanlarında Fransa’ya asıl üstünlüğü getirecek ve askeri bakımdan önemli yeniliklere gebe olacak başat avantaj ise artık Fransız askerlerinin Fransa yurttaşı olmasıydı. Bu yurttaşlar diğer Avrupa ordularındaki askerlerin aksine herhangi bir kralın; imparatorun isteği doğrultusunda ve geçim sıkıntısını gidermek için değil, bizzat kendi birey haklarını savunma motivasyonuyla savaş meydanlarına yürüyorlardı. Ortaya yeni çıkan bu millet-ordu ilişkisi ilerleyen yıllarda savaşların daha etkili, daha kapsamlı ve daha yıkıcı olmasına yol açacak “Topyekun Savaş” modelinin temelini oluşturmaktaydı.

Anlatılan bu etkili motivasyon ile büyük Fransız orduları karşısındaki koalisyon ordularını mağlup etmeyi başarmış ve Fransa’daki devrimi korumuştur. Ancak ilginçtir ki Fransızlar dışarıdan gelecek tehditleri savurmuşken içeride devrimi koruyamamış, ihtilal sonrası gelen baskıcı rejim çökme noktasına gelmişve halk beklediğini bulamamıştır. Bu durum devletin başına ihtilalin ilkelerini savunmak bir yana; uzun vadede o ilkeleri tek tek çiğneyecek olan meşhur general Napolyon Bonapart’ın yetkileri eline almasının önünü açacaktır. Napolyon, yaptıkları ve yapacakları ile Fransız halkına umut vaad eden; her kesimin desteğini almasını bilen önemli bir askeri ve daha sonradan siyasi figür olarak ortaya çıkmış ve Fransa halkı tarafından mutlak bir destekle karşılanmıştır. Öyle ki ihtilalden sonra askıya alınan imparatorluk müessesesi 1804 yılında yapılan ve ezici bir üstünlükle kabul edilen halk oylamasıyla onun şahsında tekrar Fransa’ya dönecektir.

Napolyon eline geçirdiği muazzam gücün farkındaydı ve bunu kullanmaktan çekinmeyeceği belliydi. Belki iddia edildiği gibi yeni bir Sezar olma düşüncesiyle, belki de kendisinin söylediği gibi Avrupa’yı tek bir sistem çatısında birleştirerek bir “Federasyon” ve ya “Avrupa Birliği” kurma amacıyla Avrupa’nın içlerine doğru ilerlemeye başladı. Bu ilerlemenin bir diğer önemi de Fransa’nın ele geçirdiği yerlerdeki eski usul monarşileri yıkarak yeni usül yönetimler kurması oldu. Yani artık liberalizm ve milliyetçilik, başka bir deyişle bu ikisinin sonucu olan “yeni nizam” Avrupa’da artık Fransız orduları menfaatiyle yayılmaya ve uygulanmaya başlandı.

Bu gelişmeleri karşısında Prusya, Avusturya ve Rusya’daki yöneticiler kendilerinin de birer aktörü hatta başrolü oldukları “eski nizam”ı koruma amacıyla Fransa’ya karşı birleştiler. Bu koalisyona İngiltere de katıldı ancak burada İngiltere için ayrı bir parantez açmak gerekir zira İngiltere koalisyondaki diğer devletlerin aksine ne eski usulle yönetiliyor ne de eski usulü savunuyordu. İngiltere’nin bu koalisyonda yer alma sebebi ya da başka bir deyişle bu savaşlar zincirindeki önceliği, körü körüne yapılan bir ideoloji kavgası değil, Kıta Avrupası’ndaki güç dengesinin bozulmasını önlemektir. Yani aslında İngiltere uzun vadede kendi bekâsı için bu savaşlara Fransa yanında değil koalisyon tarafında katılmıştır.

Napolyon Savaşları’nın akıbetini çok detaya inmeden kısaca anlatmak gerekirse; o dönem rakipsiz donanmasıyla “Kıta Ablukası” uygulayan İngiltere hem Fransa’nın deniz gücünü hem de denizaşırı ticaretini durdurarak savaşların gidişatında çok önemli bir rol oynamıştır. Bütün bunlara rağmen kara savaşlarında belki de her hareketi doğru olan Napolyon sadece bir kritik, ölümcül hata yapmış Rusya’ya saldırmaya karar vermiş ve bu karar savaşın kaybedilmesine yol açacak gelişmeler zincirinin halkalarından birisi olmuştur. Sonuç olarak Napolyon yüksek kazanç için yüksek risk almış ancak bu risk onu tüm varlık ve kazanımlarından etmiştir.

Napolyon’un alt edilmesinden sonra ortada istikrardan bahsedilemeyecek, düzenin kaybolduğu bir savaş sonrası Avrupa’sı kalmıştır. Avrupa’daki tüm devlet adamları bu durumun böyle gitmeyeceğini, Avrupa’nın refahının, gücünün, dünya üstünlüğünün devamı için yeni bir düzen inşa edilmesi gerektiğini görmüş ve hem Fransa ile barış şartlarını konuşma hem de bu yeni düzeni inşa etmek için Viyana Kongresi’ni düzenleme kararı almışlardır. Bundan sonra meydanlardaki savaş yerini masadaki müzakereye bırakmıştır. Yeni düzenin iki mimarindan biri eski düzen taraftarı ve milliyetçi akımlara oldukça karşı olan (belki de Alman İkiliği’nin de etkisiyle) Avusturya’lı Matternich diğeri ise yeni düzen ile yönetilen İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Castleregah’tır.

Avrupa’daki dengeyi ve düzeni tekrar kurma amacındaki Viyana Kongresi’ne daha önce bahsedilen savaşlara katılan tüm devletler davet edildi. Egemen devletlerin karşılıklı olarak diğer devletlerin egemenliğine saygı duyacağı yeni bir dönemin başlaması umuduyla kongreye katılımlar yapıldı. Tabii durumun böyle olması galip olan koalisyondaki devletlerin her birinin kendi çıkarlarını gözetmeyeceği anlamına gelmiyordu. Öyle ki kongre düzenlenirken Prusya Saksonya’yı, Rusya da Polonya’yı işgal etmiş ve İngiltere ile Avusturya’nın tepkisini çekmişlerdir. İlginç ve bir bakıma zekice bir hareketle Fransa temsilcileri de İngiltere ve Avusturya ile beraber tepki gösteren tarafta durmuşlardır.

Daha önce de söylendiği gibi her ülkenin kendi çıkarları masadaydı ve bunlar ortaya bu şekilde çeşitli birlikteliklerin çıkmasının önünü açıyordu. Avusturya çok uluslu bir yapıya sahipti ve milliyetçiliğe taviz verebilecek durumda değildi. Buna kendi asli unsuru olan Alman milletinin milliyetçiliği de dahildi. Prusya’nın güçlenmesi ve belki de Alman İkiliği’ni sona erdirebilecek güce ulaşması Avusturya’ya ileride zor zamanlar yaşatacaktı. Ayrıca Rusya’nın da Balkanlar’da gözü olduğu herkesçe biliniyordu. Avusturya kendi doğal genişleme alanı olarak gördüğü Balkanlar’ın Rus destekli bir milliyetçiliğe kapılmasını istemiyordu. İngiltere ise hem Avrupa’da tek bir ülkenin mutlak gücü elde edecek kadar güçlenmesini önlemek; hem de Belçika ve Hollanda’nın birleşmesini sağlayarak kendi anavatanını güvence altına alma peşindeydi. Buna ek olarak sömürgelerinin güvenliği de masadaki önemli konulardan biriydi ve genel olarak müzakerelerin bir yönü de bu çıkarları kovalamakla geçmiştir.

Viyana Kongresi’nde barışa giden yolda izlenen tutum çok önemlidir. Galip devletler, Fransa’yı ağır yaptırımlara tabi tutarak cezalandırmak yetine onu da dengeli bir şekilde, yani gücünü törpüleyerek yeni kurulacak düzene dahil etme amacı gütmüşler; Fransa’yı yeni Avrupa düzeninden ya da başka değişle “Avrupa Uyumu”ndan dışlamamışlardır. 1815’te izlenen bu tutumun önemi yüz yıl sonra Versay ve Sevr anlaşmalarına bakıldığında daha iyi anlaşılmaktadır. Zira Türkiye’nin aksine kendisine dayatılan ağır koşullara erken tepki veremeyen Almanya, çok geçmeden öncekinden çok daha yıkıcı bir savaşın mimarı olacaktır. Bu tutumun takdir edilmesi gereken bir yönü de Napolyon’un sürgünden döndükten sonra “Yüz Günlük Saltanat”ı Waterloo Muharebesiyle son bulduktan sonra bile devam etmiş olmasıdır.

viyana-kongresi-1

Viyana Kongresi’nde alınan kararların genel niteliği şu şekilde tarif edilebilir: Mevcut devletlerin sınırlarının “kutsal” olmasından dolayı bu sınırların içinde her devletin özgürce hareket etme hakkı vardır. Bir bakıma sınırların değişimine ve meşru otoriteye karşı (hatırlatmakta fayda var, meşruiyet eski düzende monarklara dayandırılıyordu) yapılan girişimlere müsamaha gösterilmeyecekti. Viyana’da 1815 yılında bu kararlar alındıktan sonra Avrupalı devletlerin sadece 6 yıl geçince çıkacak; liberal ve milliyetçi damarları olan Yunan İsyanı’nı desteklemesi ise bir noktada kendileri ile çeliştiklerinin ve yeni konjonktürün yayılmasını mutlak şekilde durduramadıklarının göstergesidir. Durum böyle olsa da Avrupa kendisine doğru hızla gelen milliyetçilik ve liberalizm akımlarını bu kongre ile tabir-i caizse göğsünde yumaşatarak; kendi kontrollerinde yayılmasını sağlamış ve ilerleyen yıllarda Avrupa içinde bir barış döneminin hakim olması ile sömürgeciliğin hız kazanmasına yol açacak “Avrupa Uyumu”nun temellerini atmışlardır.

Viyana Kongresi her ne kadar değişimin yıkıcı etkilerini yavaşlatma noktasında başarılı olsa da fikirler yayılmış ve bu fikirlerle umutlanmış halk zaman içinde “Viyana Düzeni”ne karşı çıkmıştır. Napolyon’dan sonra eski kraliyet hanedanı Bourbonlardan XVIII. Louis’in imparator olması ile eski düzene geri dönen Fransa 1830 yılında bu düzeni tekrar yıkacaktır. Avrupa’ya hakim olan bu devrimci ruh 1848 yılında bu sefer Marx’ın da fikirlerinin etkisiyle tekrar kendisini gösterecek ve kıtada pek çok yerde çeşitli ayaklanmalar başlayacaktır. Ayrıca Rusya, anlaşmanın temel noktalarından biri olan “her türlü milliyetçi hareketin karşısında durma” ilkesine uymamıştır. Aksine Balkanlar’da çeşitli milliyetçi akımları desteklemiştir. Bu durum 1853 yılında Kırım Savaşı’na gidecek yolu aralamıştır.

Kırım Savaşı ile Rusya’nın Balkanlara müdahale etme cesareti elinden alımış olsa da; milliyetçilik etkisini göstermeye devam etmiş ve 1867 yılında Habsburg İmparatorluğu (Avusturya) Prusya ile Alman ulusunun başat gücü olma mücadelesini kaybetmiş ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olarak yeniden yapılanma yoluna gitmiştir. Bu savaştan sonra Avusturya’nın yarattığı boşluğu Prusya’nın doldurmasıyla Almanlar (1871 yılında) Alman İmparatorluğunu kurarak ulusal birliklerini sağlamış oldular. İtalyanlar da bu başarımı aynı yıl sağlamış ve Avrupa’nın iki büyük milleti tekrar tek bir devlet çatısı altında birleşmiştir.

Osmanlı da Viyana Kongresi’ne davet edilen devletlerden birisidir.

Fransız Devrim Savaşları içerisinde “İkinci Koalisyon”da Fransa’ya karşı savaşan ve kısa bir süreliğine de olsa Kuzey Afrika’da hayli kan kaybeden Osmanlı kongreye birden çok kez davet edilmiş ve sınırlarının Avrupa’lı devletlerce güvenceye alınacağı önceden taahhüt edilmiştir. Osmanlı bunlara rağmen çeşitli endişelerle kongreye katılmama kararı almıştır. Ne yazık ki Osmanlı’nın bu kararı, endişelerinin gerçekleşmesinin önüne geçememiştir. Zira “Doğu Sorunu” ilk olarak Viyana Kongresi’nde telaffuz edilmiş ve Avrupa’nın gündeminde Balkan Savaşları’na kadar kalmıştır. Bu savaşlardan sonra da “Doğu Sorunu”nun “çözüm” bulup bulmadığı ise bugün bile meçhuldür.

Yararlanılan Kaynaklar:

SANDER, Oral. Siyasi tarih: ilkçağlardan-1918’e. İmge kitabevi, 1992.
UÇAROL, Rifat. Siyasi tarih (1789-2012). Der Yayınları, 2013.
ARMAOĞLU, Fahir H. 19. yüzyıl siyası̂ tarihi (1789-1914). Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1997.
KISSINGER, Henry. A world restored: Metternich, Castlereagh, and the problems of peace, 1812-22. Mariner Books, 1973.
AYDIN, Mahir. Avrupa Tarihi II Ders Materyali, AUZEF


Tarih-i Kadim bünyesinde bir dönem yazarlık yapmış ancak belirli sebeplerden dolayı aramızdan ayrılmak zorunda kalan değerli yazarlarımızın, emeklerinin saklandığı arşiv bölümü.

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Bir yorum yazın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook

Editör Tavsiyesi

Yazarların Son Yazıları

Daha Fazla: Makale