19. Yüzyılda İstanbul’da Ramazan: Nerval’in Doğu Seyahati

Paris doğumlu Fransız yazar Gérard de Nerval (1808-1855) tarafından kaleme alınan “Doğuya Seyahat”, Sultan Abdülmecid dönemindeki (1839-1861) bir Ramazan ayını gece eğlenceleriyle birlikte tasvir ediyor. İşte kitaptan bazı notlarla Osmanlı İstanbul’unda Ramazan gecelerinin bir görünümü:

1 – Akşam olduğu anda Tophane’den ve limanlardaki gemilerden toplar atılmaya başlanır.

Mahyalar yanar ve şehre efsanevî bir manzara katar. Minareleri aydınlatan kandiller ışıktan birer halka gibi görünür.

2 – Hilalin görünmesi Ramazan’ın başlaması demektir.

Hilal görünür görünmez bu çeşitli işaretlerle halka duyurulur.

3 – Nerval, kültürün Tanzimat etkisiyle değişime uğradığını tasvir eder.

Evlerdeki klasik Türk zevkinin yok olduğunu, Batı tarzı mobilyaların revaç bulduğunu, başlıklardan kıyafetlere kadar her şeyin değişime uğramaya başladığını “Doğunun o eski zevki bugün için bir hatıra olmuş” diyerek ifade eder.

4 – Ramazan geceleri boyunca eğlenceler yanında namazlar da kılınmaktadır.

En makbul namaz evlerden ziyade camilerde toplu olarak kılınanlardır. Sokaklarda dahi teravih namazı kılınmaktadır.

5 – İstanbul’daki bütün oyuncakçılarda Karagöz’ün resimleri sergilenir.

Bu acayip kuklanın şöhreti Fransa’ya kadar ulaşmıştır. Yazara göre açık saçık konuşan Karagöz’ün çocuklar için ahlakî bir tehlikesi vardır ve onlara bu kadar çok sunulması “akıl almaz”dır. Yine de yazar bunun, duygunun ve anlayışın geliştirilmesi için kullanıldığını ifade eder.

6 – Meydanlara Karagöz ilanları asılır.

Yazar da Serasker Meydanı’ndaki “Karagöz Namusluluğun Kurbanı” yazılı ışıklandırılmış bir levhayı görerek oyunu izlemeye gider.

7 – Şeb-baziçe (gece temsili) verilen yerde herkes aralıksız olan sıralara oturur.

Oyun esnasında çubuk, nargile veya kahveler içilir. Oyunu izlemeye gelen herkes erkektir. Mekâna giriş on paradır. (Salon iyice dolunca balkona benzeyen bir yerden bir orkestra açılış müziğini çalar ve çiçeklerle çerçevelenmiş şeffaf beyaz bir perde aydınlanır. Salonun ışıkları da söndürülür. Oyunun başlamasının az öncesinde salonu bir coşku kaplar. Perde üzerinde bir İstanbul sokağı tasvir edilmiştir. Bir hademe, bir köpek, bir saka perdeden geçtikten sonra, Karagöz’ün bir Türk dostu (Hacivat) civardaki evlerden çıkarak Karagöz’e seslenir. Karagöz sözünü kimseden esirgemeyip en patavatsızca sözleri maharetle söyler

Yazar Karagöz’ü “Napoli müzesindeki Osk kuklarından başka bir şey değildir” diyerek tanımlarken daha ileride “Lapseki Tanrısı Ulu Pan’ın perdeye kusurlu bir yansıtılışıdır” demektedir. Avrupalıların bu Doğu oyunlarının zevkine varamayacağını da belirtir. Uzunca anlatılan oyunun işlediği konu dostluğun zaferidir.

8 – Yazar’a göre Karagöz daima muhalefeti simgeler.

Genellikle ya asilzadelerle alay eden, ya da ikinci plandaki yöneticilerin yaptıkları yanlış işleri kuvvetli sağduyusuyla eleştiren halk adamıdır. Perdeoyunundan sonra “taklit” denilen bir komedi sergilenir. Bu oyunu sergileyecek olan aktörler sırma nakışlarla işlenmiş ceketler giyer, gözlerine sürme çekip kollarına dövme yaptırırlar. Ellerine kına sürülmüş, yüzlerine parlayan pullar yapıştırılmıştır.

9 – Hali vakti yerinde olanlar ve Sultan, kendi hareminde tiyatro oynatabilir.

Kadınlara özgü piyesler de sergilenir. Ancak kadın sahnede yer almaz. Yazara göre Müslüman toplumun bünyesi ciddi bir tiyatronun kurulmasına manidir. Çünkü ona göre kadınsız bir tiyatro olmaz.

10 – Şaraphane vitrinlerinde birçok çeşit su bulunur.

Bunlar çeşitli kap ve şişeler içinde teşhir edilir. İstanbul’da suyun tadından anlayan kimseler bir su çeşnicileri ekolü kurmuşlardır.

11 – Çeşitli ülkelerden getirilmiş, çeşitli yıllara ait sular satılır.

Nil suyu sultanların da içmesi sebebiyle en çok rağbet edilen sudur. Mısır’dan alınan vergilerin bir kısmı içerisinde İskenderiye’den Osmanlı sarayına gönderilen Nil suyu da bulunur. Ağzı kapalı, mühürlü şişelerde satılan 1833 yılına ait Nil suyu en beğenilenidir. Rengi yeşilimtrak, tadı da biraz buruk olan Fırat suyu zayıf bünyelilere tavsiye edilir. Tuzluca olan Tuna suyu da enerjik mizaçlı erkeklerin aradığı bir sudur.

12 – Meddahlar; Yazar’ın, “İstanbul’un belli başlı kahvehanelerinde, dinleyicilere hayran olunacak kadar güzel hikâyeler anlatarak hayatlarını kazananlar” diye tanımladığı meddahlar ramazan eğlencelerinin önemli bir öğesidir.

Meddahlar kahvehanelerde İslâmî görüş, dinî anane ve efsaneleri halkın anlayacağı bir dilde anlatırlar. Yazar bizzat bir kahvehaneye giderek meddah gösterisi izler. Kahvehaneye oturur oturmaz önlerine bir çubuk veya nargile getirildiğini ifade eder. Yazar, meddahın anlattığı hikâyeleri gazetelerdeki tefrikalara benzetir. Hikâyelerin alabildiğine uzaması kahvehanecinin de yararına olmaktadır.

Yazarın şahit olduğu meddah gösterisinde kahvehane kapısının önüne kadar dinleyici kalabalığı birikmiştir. İsim yapmış birisi intibaını uyandıran meddah konuşmaya başlamadan önce gürültünün kesilmesini ister. Kalabalığın ortasında kendisine ayrılan dört beş ayaklık boşluğa konulan bir taburenin üzerine oturduktan sonra kahvesi getirilir ve hikâyesini anlatmaya başlar.

13 – Her hikâyenin bölümü yarım saat sürer.

Meddahlar şair olmamakla birlikte iyi şiir okurlar. Meddahlar, daha önce defalarca anlatılmış efsaneleri yeniden işleyerek anlatırlar. “Antar”, “Ebu Zeyd” ve “Mecnun” hikâyeleri bunlardan bazılarıdır. Yazarın şahit olduğu gösteride meddah, Doğu ülkelerinin işçi loncalarının şöhretini dile getiren “Saba Kraliçesinin ve Cinlerin Perilerin Kralı Süleyman’ın Hikâyesi” adlı bir nevi romanı anlatmaya koyulur. Hikâyesine “Allah’a ve onun, siyah gözleri pırıl pırıl ışıldayan sevgili resulü Ahmed’e şükürler olsun! O, hakikatin yegâne havarisidir,” sözleriyle başlarken dinleyiciler de “amin” diyerek karşılık verir.

14 – Hikayenin başlamasından yarım saat sonra meddah sözünü keser.

Dinleyiciler kahve, şerbet ve tütün getirtir. Bu kısa ara içerisinde hikâyenin devamı hakkında dinleyiciler arasında bir konuşma başlar. Yine bu ara esnasında meddahın yanında getirdiği bir oğlan çocuğu elinde bir çanakla dinleyicilerin arasında dolaşıp para toplar. Çanağı dolduktan sonra ustasının önüne götürüp bırakır. Moladan sonra meddah sözüne devam eder. Toplantı süresi sonra erdikten sonra ise hikâyenin sonraki bölümleri hakkında tahminler yapılır ve gösteri ertesi gün devam etmek üzere son bulur. Meddah, kahvehanenin henüz tamamen dolmadığını görürse hikâyesine başlamadan evvel kahvehane tam dolana kadar küçük ara hikâyeler anlatır.

15 – Kahvehaneler, meddahları kendilerine çekmek için büyük masraflara katlanırlar.

Oturumlar bir buçuk saatten fazla sürmediği için meddahlar da birden fazla kahvehanede çalışabilirler. Zengin aileler meddahları evlerine çağırabilirler. Meddahlar bazen kahvehaneden elde ettiği ücretten memnun olmayarak hikâyenin en heyecanlı yerinde işi bırakabilirler. Tedbirli işletmeciler ise “Kasideciler Loncası”na başvurarak meddahların teminini ve devamlı çalışmalarını sağlarlar.

Kaynak

Gérard de Nerval, Doğuya Seyahat: Ramazan Geceleri, çev. Muharrem Taşçıoğlu, Ankara 1984.
YKY Baskısı: Gérard de Nerval, Doğu’da Seyahat, çev. Selahattin Hilav, İstanbul 2013

Tarih-i Kadim Arşiv
Tarih-i Kadim bünyesinde bir dönem yazarlık yapmış ancak belirli sebeplerden dolayı aramızdan ayrılmak zorunda kalan değerli yazarlarımızın, emeklerinin saklandığı arşiv bölümü.