10 İyi Alıntı: Aydın Usta – Selçuklular

Selçuklular, Orta Asya’dan gelen Türk devlet geleneğinin Anadolu’ya, Osmanlı Devleti’ne ve Türkiye Cumhuriyeti’ne aktarılmasında önemli bir köprü görevi görmüşlerdir. Osmanlı Devleti’ni çağının en güçlü unsuru yapan idârî ve askerî gelenek Selçukluların onlara mirâsıdır. Osmanlılar, Selçuklulardan aldıkları gulam ve ikta sistemlerini yeniçeri ve tımar adı altında mükemmelleştirmişlerdir. Yine Horasan’dan Anadolu’ya aktarılan sosyo-kültürel mirâsı da buna katmak mümkündür.

Bu içeriğimizde; Prof. Dr. Aydın Usta’nın, Yeditepe Yayınevi‘nden çıkan ”Doğunun ve Batının Hâkimleri Selçuklular (Gerçek Hikâyeler ve Anekdotlar)” isimli eserinden 10 alıntı yaptık. İyi okumalar.

1 – Selçuklular ve Anadolu Akınları

Tuğrul Bey zamanında Anadolu’ya yapılan akın ve seferlerin şiddeti, bölgedeki yerli Hristiyanlar arasında ciddi bir dehşet havası ortaya çıkarmıştı. Ermeniler olanları Tanrısal bir işâret olarak görüyorlardı. Onlar için yedikleri darbeleri ve uğradıkları katliamları anlatmaya kimse muktedir olamazdı. “Kan her yerde sel gibi akmış ve vahşi hayvanlar susuzluklarını kan içerek gidermişlerdi. Müslüman askerlerin atlarının ayakları dağları ve tepeleri aşındırmıştı.”

Türk akıncıları ganîmet ve kuş sürüsü gibi sayısız esirlerle yurtlarına dönerken geride bıraktıkları dehşet, olayları aktaran yazarların kaleminden inanılması güç hurâfelere dönüşmüştü. Öyle ki, esirleri görüp sayılarının çokluğu karşısında hayrete düşen Müslümanların “bu kadar emniyette olduğunuz hâlde nasıl oldu da baskına uğradınız? Niçin başınıza gelecek felâketleri önceden keşfetmediniz? Geldiğimizi duymak veya alâmetleri görmekle kaçmadınız” sözlerine “bunu hiç anlayamadık” diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Müslüman kadınları, onlara âkıbetinizin alâmeti, horozlarınızın akşam vakitlerinde ötmesi, öküzlerinizin ve koyunlarınızın oturmuş vaziyette pislemesi idi, şeklinde bir açıklamada bulunmuşlardı. Esirler ise hayıflanarak memleketimizde bunlar çok defâ yaşandı. Fakat biz bunların bir felâket nişânesi olacağını anlayamadık demişlerdi.

2 – Sultân’a Nasihat

Tuğrul Bey, veziri Amîdülmülk el-Kündürî ile Hemedan şehrine geldiği sırada buraya yakın Hızır denilen küçük bir dağın tepesinde Baba Tahir, Baba Cafer ve Şeyh Hamşa adlarında üç evliyânın yaşadığını duymuştu. Sultân onları görünce ordusunu durdurmuş ve veziri ile birlikte yanlarına giderek ellerini öpmüştü. O sırada bu üç evliyânın arasında biraz mecnun tabiatlı olan Baba Tahir, sultâna; “Ey Türk, Allah’ın kullarına ne yapacaksın?” diye sormuştu. “Ne buyurursan”, cevabı üzerine Baba Tahir, “Allah’ın buyurduğu şeyi yap” karşılığını verince Sultân ağlayarak “öyle yaparım” demişti.

Daha sonra Baba Tahir, elini tutarak “benden kabul ediyor musun?” diye sorunca Sultân Tuğrul Bey “evet” yanıtını vermişti. Babanın parmağında yıllardan beridir abdest aldığı ibriğin kırı başı vardı. Onu çıkartıp Sultân’ın parmağına geçirmiş ve “alem memleketini bunun gibi senin eline koydum, adâlet üzere ol” demişti. Tuğrul Bey bu yüzüğü her zaman muskaları arasında saklar ve muhârebe sırasında parmağına takardı.

3 – Selçuklular, Malazgirt Surlarının Önünde

Sultân Tuğrul Bey ordusuyla birlikte Erciş’ten ayrılıp Malazgirt önlerine gelmişti. Karargâh kurmaya başlayan Türk ordusundan gelen boru sesleri ve askerlerin bağırışlarıyla surlar sarsılıyordu. Şehrin ahâlisi de büyük bir korku ve ümitsizlik içine düşmüşlerdi. Ama buna rağmen kadın ve erkek birlikte hareket ederek yapılan bütün hücumları püskürtmeyi başarmışlardı. Kazılan lağımları içeriden açılan karşı lağımlarla çökertilmişti. Hatta saldırılar sırasında Tuğrul Bey’in yakın akrabalarından biri de hayatını kaybetmişti.

Bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Üstüne şehirler bir mancınığa koydukları domuzu Türk ordugâhına atıp “Ey Sultan, bunu kendine eş yap biz de Malazgirt’i sana çeyiz olarak verelim” sözleriyle hakâretlere başlamışlardı. Nihâyetinde bütün saldırı girişimleri sonuçsuz kalan Tuğrul Bey şehir önlerinden ayrılarak başkentine dönmek zorunda kalmıştır.




4 – Bir Çocuktan Sultâna Dönüşmek

Sultan Alparslan henüz çocuk iken ava çıktığında yolda zayıf bir ihtiyara rastlamıştı. Adam topladığı dikenleri başının üzerinde taşımaktan acı ve ızdırap içindeydi. Yorgunluğu yüzünden okunan bu adama Alparslan “ey ihtiyar, bu düşkün ve yaşlı hâlinle içinde bulunduğun sıkıntı ve yorgunluktan seni kurtarmamı ister misin?” diye sormuştu. Yaşlı adam, onun gerçekten de kendisi için bir şeyler yapacağını düşünerek “vallahi isterim efendimiz” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Alparslan bir ok atarak adamı öldürmüştü.

Geleceğin büyük fâtihi ve sultânının yaptığı hareket tamamıyla onun gençliğinin getirmiş olduğu heyecan ile tecrübesizliğin bir sonucuydu. Devletin idâresini eline almasının sonrasında ise bambaşka bir kişiliğe bürünmüştü. Ahâliye karşı son derece cömert olan Sultân, her yıl Ramazan ayında Belh’te 4.000, Merv, Herat ve Nişabur’da 1.000 ve kendisinin bulunduğu yerde 10.000 altın sadaka dağıtırdı. Ayrıca halktan, İslâm’ın öngördüğü vergilerin dışında bir vergi almazdı. Bunu da kolaylık olsun diye iki taksitte toplatırdı.

Halkın malına el uzatılmaması konusunda da çok titizdi. Gulamlarından biri köylü bir kadından parasını vermeden zorla bir etek almıştı. Olayı öğrenen Sultân, derhâl gulamı îdâm ettirmişti. Bunu duyanlar başkalarının mallarına el uzatmaktan çekinir olmuşlardı.

5 – Halka Hizmet İbâdettir

Nizamülmülk hac görevini yerine getirmek için Büyük Selçuklular Sultânı Melikşah’tan izin alarak yola çıkmış ve Bağdat yakınlarına gelmişti. Dicle Nehri’ni geçtikten sonra suyun hemen kıyısında çadırlar kurdurarak dinlenmeye çekilmişti. O sırada bir fakir gelerek elinde bulunan kağıdı vezirin mâiyetindeki şeyhlerden birine vermiş ve ona ulaştırılmasını istemişti. Nizamülmülk söz konusu kağıdın içindekileri okuyunca gözünden yaşlar boşanmış ve uzun süre ağlamıştı. Bu nedenle pusulayı getiren kişi pişmanlık duymaya başlamıştı. Nizamülmülk, ona “ey şeyh, bu mektubun sahibini huzuruma getir” dediğinde yapılan bütün aramalara karşın fakir şahıs bulunamamıştı. Durum Nizamülmülk’e iletildiğinde o, “rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm. Bana Hasan’a git. Ona şunları söyle dedi. Mekke’ye nereye gidiyorsun? Senin haccın işte buradadır. Ben, sana; Bu Türk’ün yanında kal ve ümmetimden muhtaç olanların yardımına koş demedim mi?” şeklindeki sözlerin yazılı olduğu mektubu şeyhe vermişti.

Daha sonra hacca gitmekten vazgeçen Nizamülmülk mektubun sahibini aramayı ise ısrarla sürdürmüştü. Şeyhe, “eğer o fakiri görürsen bana haber ver de onunla hayır bulup uğur alalım” derdi. Şeyh bir gün Dicle kıyısında gezerken fakiri görmüş ve ona, Nizamülmülk’ün kendisiyle görüşmek istediğini iletmişti. Ancak “vezirin benimle ne işi var? Bende ona verilecek bir emânet vardı, verdim ve işim bitti” yanıtını almıştı.

6 – Bir Sultânın Evlat Acısı

Büyük Selçuklular Sultânı Melikşah’ın oğullarından Davud küçük yaşta vefât etmişti. Sultân duruma çok üzülmüş, hatta canına kıymaya kalkışmıştı. Zaman içinde acısı daha da artmış, yemeden ve içmeden kesildiği gibi bulunduğu odanın kapılarını kapattırıp günlerce çocuğunun yanında kalarak naaşının yıkanmasını engellemişti. Onun içine düştüğü üzüntü saray mensuplarını da etkilemişti. Genel yas durumu içerisinde insanlar saçlarını yolmuş, Türk âdetleri gereğince atlarının eğerlerini ters çevirmişlerdi. Öyle ki dışarıdan gelerek bu duruma şahit olanlar şimdiye dek böyle bir şey görmediklerini söylüyorlardı. Nihâyetinde naaş kokmaya başlayınca Sultân güçlükle de olsa iknâ edilmiş, Davud’un kokmaya başlayan naaşı yıkanıp kefenlendikten sonra defnedilmişti.

Çocuk vefât ettiği sırada Humartegin eş-Şarabî’nin kâtibi İbn Behmenyar ve Sultân’ın bir diğer oğlu Ahmet’in eğitiminden sorumlu Saray Maskarası Caferek içki içmişlerdi. Hatta Caferek’in “ölüm meleği Davud’u almak için geldi ama Ahmet’i alamayacak” şeklindeki sözleri Sultân’ın kulağına gitmişti. Bu ikisinin yaptıklarına çok kızan Sultân gulamlarıyla İbn Behmenyar’ın evine giderek söylenenlerin doğru olduğunu bizzat görmüştü. Hatta içeride bulunan şarkıcı kadın ve erkekleri getirerek durumu teyit etmişti. Bunun üzerine ilk olarak Caferek’in dilini üç parçaya ayırmış ve sonra da onu öldürtmüştü. İbn Behmenyar’ın gözlerine de mil çektirmişti.

7 – Kaçırılan Türkiye Selçuklular Gelini

II. Kılıç Arslan, Türkiye Selçuklular tahtına çıktıktan hemen sonra Saltuklu beyinin kızı ile nikahlanmıştı. Gelin büyük bir kervan eşliğinde çeyiziyle birlikte Konya’ya doğru yola çıkarılmış ise de rakibi olan Dânişmendli Yağıbasan bunlara saldırıp gelini ve çeyizini ele geçirmişti. Daha sonra gelini, yeğeni Dânişmendli Zünnûn ile evlendirmek istemişti. Ancak nikahlı bir kadına ikinci nikahın şer’i olarak geçerli olabilmesi için öncelikle gelini zorla İslâmiyetten çıkartmış ve böylece nikah düştükten sonra tekrar Müslüman yaparak yeğeni ile nikahını kıymıştı. Uğradığı bu ağır hakâret karşısında son derece öfkelenen Sultân, Yağıbasan’a saldırmış ise de Bizanslıların müdâhalesi ile mağlup olarak geri çekilmek zorunda kalmıştı.




8 – Sultân ve Patrik Mihael

Süryani Patrik Mihael’in bir anlatısı:

1181 senesinde Sultân Kılıç Arslan, Malatya’ya geldi ve bu âciz müellif ile alâkadar oldu. Sultân bana dostâne bir mektupla bir asa ve 20 dinar gönderdi; bu herkesi hayretler içinde bıraktı ve ertesi sene tekrar geldi. Şehre girmezden evvel Theodorus Bar Wahbun İsyanı’ndan haberdâr oldu. Bize adamlarıyla bir mektup gönderdi ve âcizlerini Malatya’ya dâvet etti. Bu fevkalâde şeyden dolayı hayretler içine düştüm.

Ben tereddüt içinde iken ertesi gün şerefli bir mâiyet olarak üç emîr ile birçok atlılar âniden geldiler ve doğrusunu söylemek gerekirse ben bu tatlının içinde acı da olabileceğini düşünerek korku içine düştüm. 8 Temmuz 1182 Perşembe günü Malatya civârına geldik; sabahleyin Sultân, ordusunun büyük bir kısmı ve şehir halkı ile beraber bizi bizzat karşıladı. Önden gönderdiği haberciler vâsıtasıyla Sultân’ın emridir, patriğin kabul merâsimi Hristiyan kanunları mûcibince haçla ve İncil ile olacaktır diye duyuru yaptı. Bunun üzerine Hristiyanlar mumları çoğalttılar. Mızraklara haçlar geçirdiler ve yüksek sesle kasîdeler okumaya başladılar.

Sultân âcizlerini karşılayınca atımdan inmeme müsâade etmedi, elini de tutmama râzı olmadı ve âcizlerini kucakladı.

Bir tercümân vâsıtasıyla konuşmaya başlayınca beni memnûniyetle dinledi. Onun dikkatle dinlediğini görünce sözlerimi kitaptan ve tabiattan verdiğim misallerle uzattım. Konuşmamız o kadar yürekten oldu ki gözlerinden yaş aktı ve biz, Allah’ın kudretine şükrettik.

Daha sonra kiliseye girdik. Halka hitâp ettiğimiz birçok nasihat sözlerinden sonra sultân ve halk için dua ettik. Ertesi gün Sultân, manastırın vergisini kaldırdığını bize bildirip buna ait bir berat verdi. Pazar günü de büyük havârî St. Petrus’un bakiyesinin olduğu mücevher işlemeli altından bir el gönderdi.

Tam bir ay Malatya’da kaldık. Sultân her gün bize hediyeler gönderiyordu. Aramızda dinî sohbetler yapılıyordu. Sultân Malatya’ya gittiği vakit emirleri gereğince biz de onunla gittik. Müslüman filozof Kemaleddin ile ilmî ve dinî sohbetler yaptık.

9 – Sultân ve Filozof

II. Rükneddin Süleymanşah, felsefe ile meşgul olan âlimleri korur ve onların düşüncelerini desteklerdi. Dolayısıyla da bazıları onun îtikâd ve mezhebinin bozuk, dine karşı ilgisiz olduğunu söylerlerdi. Hakkındaki bu iddialar sebebiyle sultan son derece dikkatli davranmaktaydı. Nitekim bir gün huzurunda bir fakih ile bir filozof tartışırken fakih muhâtabının sözlerine dayanamayarak kalkıp onu tokatlamıştı. Fakih daha sonra oradan çıktığında filozof, Sultân’a; efendim, bu nasıl iştir? Huzurunuzda fakih beni tokatlıyor, siz buna ses çıkarmayıp müsâade ediyorsunuz, sözlerine II. Rükneddin Süleymanşah eğer seni destekleyip bu konuda bir şey söylersem ikimizi de öldürürler. Her düşünceyi açığa vurmak mümkün değildir, şeklinde cevap vermişti.

10 – İstanbul’a Hâkim Olmak İsteyen Türkiye Selçuklular Sultânı

II. İzzeddin Keykavus bir dönem kardeşi IV. Kılıç Arslan ile birlikte saltanat sürmesine karşın Moğollarla ilişkilerini iyi tutamadığı için en nihâyetinde tahtından olmuş ve Bizans İmparatoru’nun yanına kaçmıştı. Buradaki ikâmeti sırasında imparatorluğun zâfiyet içerisinde olduğunu görerek İstanbul’u ele geçirmeye karar vermişti. Güvendiği adamlarıyla gizlice toplantılar yapmaya ve nasıl harekete geçeceklerini konuşmaya başlamıştı. Ancak onlar daha harekete geçmeden planları imparatorun kulağına gitmişti. Bunun üzerine II. İzzeddin ve adamlarından bir kısmını yakalayarak hapsettirdi. Geriye kalanlardan bazıları da öldürülmüştü. İçlerinden bir tanesi Ayasofya Kilisesi’ne sığınarak hayatının bağışlanmasını sağlamış ise de gözlerine mil çekilmekten kurtulamamıştı.

Göktürk Kaya
1996 tarihinde İstanbul'da doğdu. 2015 yılında Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü'nü kazandı, hâlâ burada eğitimine devam etmektedir. Temmuz 2016 tarihinden itibaren ise Tarih-i Kadim'de yazarlık yapmaktadır.